Dilde Sadeleşme: Türk Dil Kurumu ve Öz Türkçe
Osmanlı döneminin yazı dili, Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça sözcükleri ve dilbilgisi kurallarını da yoğun biçimde kullanan, karmaşık bir yapıya sahipti. Bu dil, özellikle saray çevresinde ve eğitimli kesimler arasında kullanılıyor, halkın büyük çoğunluğu ise bu yazı dilini anlamakta güçlük çekiyordu. Halkın konuştuğu dil ile yazı dili arasındaki bu uçurum, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren pek çok aydın tarafından eleştirildi.
Dilde sadeleşme yönündeki ilk ciddi çabalar, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Tanzimat döneminde görüldü. Bazı yazarlar, gazetelerin ve edebî eserlerin halk tarafından anlaşılabilmesi için daha sade bir dil kullanılması gerektiğini savundu. Yirminci yüzyılın başında ise "Yeni Lisan" hareketi, yazı dilinin konuşma diline yaklaştırılmasını ve yabancı dilbilgisi kurallarının terk edilmesini savunarak bu çabaları daha sistemli bir hâle getirdi.
Cumhuriyet'in ilanından sonra dil alanındaki değişimler hız kazandı. 1928'de Arap harfleri yerine Latin harflerine dayanan yeni Türk alfabesi kabul edildi. Bu değişim, okuma yazma öğrenmeyi kolaylaştırmayı amaçlıyordu. 1932'de ise Türk dilini incelemek ve geliştirmek amacıyla, bugünkü adıyla Türk Dil Kurumu kuruldu.
Kurum, yabancı kökenli sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmak için kapsamlı çalışmalar başlattı. Halk ağızlarından sözcükler derlendi, eski Türkçe metinler tarandı ve Türkçenin ekleriyle yeni sözcükler türetildi. Bu çalışmalar sonucunda bugün günlük hayatta yaygın olarak kullandığımız pek çok sözcük dile kazandırıldı. Örneğin "üçgen", "açı", "çember" ve "kenar" gibi pek çok geometri teriminin Türkçe karşılıkları, bu dönemde türetilmiş ve ders kitaplarına girmiştir. Bu terimlerin bir kısmının Atatürk tarafından bizzat önerildiği bilinmektedir.
Ancak bu süreç tartışmasız ilerlemedi. Özellikle ilk yıllarda bazı aşırı uygulamalar, dilde karışıklığa yol açtı. Önerilen bazı sözcükler halk tarafından benimsenmedi ve kısa sürede unutuldu. Bir dönem, Türkçedeki bütün yabancı sözcüklerin aslında Türkçe kökenli olduğunu ileri süren ve bilimsel temelden yoksun "Güneş-Dil Teorisi" de gündeme geldi. Sadeleşmenin ölçüsü ve hızı, sonraki on yıllar boyunca da tartışılmaya devam etti. Bazıları sadeleşmenin, Türkçeyi kendi kaynaklarına döndürerek zenginleştirdiğini savunurken, bazıları ise eski metinlerle bağın zayıfladığını ve kuşaklar arasında bir kopukluk oluştuğunu ileri sürdü.
Bugün bakıldığında, dilde sadeleşme hareketinin Türkçeyi önemli ölçüde dönüştürdüğü açıktır. Önerilen sözcüklerden bir kısmı tutunamamış olsa da pek çoğu dile yerleşmiş ve artık yeni olduklarını kimse hatırlamaz. Bu süreç, bir dile bilinçli olarak yön verilebileceğini, ancak nihai kararın her zaman o dili konuşan insanların kullanımıyla belirlendiğini göstermektedir.