Dil Düşünceyi Biçimlendirir mi?
Konuştuğumuz dil, dünyayı nasıl gördüğümüzü etkiler mi? Bir dilde belirli bir kavram için sözcük yoksa, o dili konuşanlar bu kavramı düşünemez mi? Yirminci yüzyılın ortalarında Amerikalı dil bilimciler Edward Sapir ve öğrencisi Benjamin Lee Whorf'un çalışmalarından beslenen bir görüş, bu sorulara cesur yanıtlar verdi. Sonradan "Sapir-Whorf hipotezi" olarak anılan bu görüşe göre dil, düşüncemizi ve dünyayı algılama biçimimizi derinden şekillendirir.
Whorf, bu görüşünü desteklemek için bazı yerli Amerikan dillerini inceledi. Örneğin bir yerli dilinin, zamanı Avrupa dillerindeki gibi geçmiş, şimdi ve gelecek biçiminde ayrı bölümlere ayırmadığını ileri sürdü. Ona göre bu dili konuşan insanlar, zamanı da Avrupalılardan farklı biçimde deneyimliyordu. Ancak sonraki araştırmalar, Whorf'un bu dil hakkındaki gözlemlerinin önemli ölçüde hatalı olduğunu ve söz konusu dilin zamanı ifade etmek için zengin araçlara sahip olduğunu gösterdi.
Bu tür hatalar nedeniyle hipotezin güçlü biçimi, yani dilin düşünceyi tamamen belirlediği ve dilde ifade edilemeyen bir şeyin düşünülemeyeceği görüşü, bugün dil bilimciler arasında pek kabul görmez. İnsanlar, dillerinde karşılığı olmayan kavramları da öğrenebilir ve düşünebilir. Yeni sözcükler icat edebilir ya da bir kavramı birkaç sözcükle açıklayabilir. Eskimoların kar için yüzlerce sözcüğü olduğu yönündeki yaygın iddia da büyük ölçüde abartılmış bir efsanedir.
Ancak hipotezin daha ılımlı biçimi, yani dilin düşünceyi belirlemese de onu belirli yönlerde etkileyebileceği görüşü, son yıllarda yapılan araştırmalarla yeniden ilgi görmeye başladı. Bu araştırmaların en çarpıcı örneklerinden biri, Avustralya'daki bazı yerli topluluklarla ilgilidir. Bu toplulukların dillerinde "sağ" ve "sol" gibi göreli yön sözcükleri yerine, her zaman kuzey, güney, doğu ve batı gibi mutlak yönler kullanılır. Bu dili konuşan biri, "Bardağı sol eline al" yerine "Bardağı batı eline al" der. Araştırmalar, bu dili konuşanların, kapalı bir odada bile hangi yönün kuzey olduğunu olağanüstü bir doğrulukla bilebildiğini gösterdi. Dil, onları sürekli olarak yönlerine dikkat etmeye zorlamıştı.
Renk algısıyla ilgili araştırmalar da ilginç sonuçlar ortaya koydu. Bazı dillerde açık mavi ve koyu mavi için iki ayrı temel sözcük bulunur. Bu dili konuşan kişilerin, bu iki renk tonunu birbirinden ayırt etmede, böyle bir ayrım yapmayan dilleri konuşanlara göre biraz daha hızlı olduğu gözlemlendi. Fark küçüktü; ama dilin, algının belirli yönlerini etkileyebileceğini gösteriyordu.
Sayılarla ilgili bir araştırma da dikkat çekicidir. Amazon ormanlarında yaşayan ve dilinde kesin sayı sözcükleri bulunmayan bir topluluğun üyelerinin, büyük miktarları tam olarak eşleştirmede zorlandığı gözlemlendi. Bu bulgu, sayı sözcüklerinin, kesin miktarları zihinde tutmak ve karşılaştırmak için önemli bir araç olabileceğini düşündürür.
Bugün araştırmacıların büyük çoğunluğu, dil ile düşünce arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu kabul eder. Dil, düşüncemizi hapseden bir kafes değildir; ama dikkatimizi belirli ayrıntılara yönelten, belirli ayrımları kolaylaştıran ve düşünmemize yardımcı olan bir araçtır. Farklı diller, dünyaya farklı pencereler açar.
Bu tartışma, yabancı dil öğrenmenin değerine de ışık tutar. Yeni bir dil öğrenmek, yalnızca yeni sözcükler ezberlemek değil, dünyayı farklı biçimlerde düzenleme ve anlamlandırma yollarını keşfetmek anlamına da gelebilir.