Devletin Kaynağı Üzerine: Toplum Sözleşmesi
Devlet neden vardır? Yöneticiler bize neden emir verebilir ve biz neden yasalara uymak zorundayız? Uzun yüzyıllar boyunca bu sorulara verilen yaygın yanıt, yöneticilerin yetkisini Tanrı'dan ya da geleneklerden aldığıydı. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda ise bazı filozoflar farklı bir yanıt önerdi: Devletin meşruluğu, insanların kendi aralarında yaptıkları bir sözleşmeye dayanır. Bu düşünce, "toplum sözleşmesi" kuramı olarak bilinir.
Toplum sözleşmesi kuramcıları, düşüncelerini genellikle bir "doğa durumu" tasviriyle başlatır. Doğa durumu, devletin ve yasaların henüz var olmadığı varsayımsal bir durumdur. Bu durumda insanların nasıl yaşayacağı sorusuna verilen yanıt, devletin neden gerekli olduğunu ve ne tür bir devletin meşru sayılabileceğini belirler.
İngiliz filozof Thomas Hobbes, iç savaşın yıkıcı etkilerini yaşadığı bir dönemde yazdığı eserinde doğa durumunu karanlık renklerle çizdi. Ona göre ortak bir güç olmadığında insanlar sürekli bir korku ve güvensizlik içinde yaşar. Herkes kendini korumak için başkalarına saldırmaya hazırdır ve bu durum herkesin herkese karşı savaşına dönüşür. Böyle bir hayat, Hobbes'un ünlü ifadesiyle yalnız, yoksul, iğrenç, vahşi ve kısadır. İnsanlar bu durumdan kurtulmak için haklarının büyük bölümünü güçlü bir egemene devretmeyi kabul eder.
John Locke ise doğa durumunu daha iyimser bir biçimde tasvir etti. Ona göre insanlar devlet olmadan da yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi doğal haklara sahiptir. Devleti kurmalarının nedeni, bu hakları daha güvenli biçimde korumaktır. Bu nedenle devlet, insanların temel haklarını çiğnediğinde meşruluğunu yitirir ve halk ona direnme hakkına sahip olur. Locke'un görüşleri, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni ve modern anayasal düzenleri derinden etkiledi.
Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau ise "İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur" cümlesiyle başlayan eserinde farklı bir soru sordu: İnsan, toplum içinde yaşarken nasıl özgür kalabilir? Rousseau'nun yanıtı, "genel irade" kavramıdır. Ona göre meşru bir toplumda yasalar, bireylerin özel çıkarlarının toplamını değil, bütün toplumun ortak iyiliğini ifade eden genel iradeyi yansıtmalıdır. İnsan, kendisinin de katıldığı genel iradeye uyduğunda aslında kendi koyduğu yasaya uymuş olur.
Toplum sözleşmesi kuramına yöneltilen en temel eleştiri, böyle bir sözleşmenin tarihte hiçbir zaman imzalanmamış olmasıdır. İskoç filozof David Hume, devletlerin çoğunun aslında fetih ve zorbalıkla kurulduğunu hatırlattı. Kuramın savunucuları ise sözleşmenin tarihsel bir olay değil, bir düşünme aracı olduğunu vurgular. Soru, insanların bir devleti gerçekten kurup kurmadığı değil, aklı başında insanların hangi koşullar altında böyle bir devleti kabul edeceğidir.
Bugün demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti tartışmalarında toplum sözleşmesi düşüncesinin izleri her yerde görülür. Vatandaşların vergi ödemesi ve yasalara uyması karşılığında devletin onların haklarını koruması gerektiği düşüncesi, modern siyasetin temel varsayımlarından biri hâline gelmiştir.