Elimizde Olan ve Olmayan: Stoacılık
Bir trafik sıkışıklığında saatlerce beklerken ya da beklenmedik bir haberle sarsıldığımızda, çoğumuz öfke ya da çaresizlik hissederiz. Antik Yunan'da ortaya çıkıp Roma'da geniş bir yayılım kazanan Stoacılık, bu tür duygularla başa çıkmak için yüzyıllardır başvurulan bir yaşam felsefesi sunar. Akımın adı, kurucusu Zenon'un derslerini verdiği, Atina'daki boyalı sütunlu bir revaktan, yani "stoa"dan gelir.
Stoacılığın temel düşüncesi şaşırtıcı ölçüde basittir: Dünyadaki şeylerin bir kısmı bizim denetimimizdedir, bir kısmı ise değildir. Bir zamanlar köle olarak yaşamış olan Stoacı düşünür Epiktetos, bu ayrımı öğretilerinin merkezine yerleştirdi. Ona göre düşüncelerimiz, yargılarımız, isteklerimiz ve eylemlerimiz bize aittir. Bedenimiz, malımız, ünümüz ve başkalarının ne düşündüğü ise tam olarak bizim elimizde değildir.
Stoacılara göre insanların mutsuzluğunun önemli bir kaynağı, denetimleri dışındaki şeylere bağlanmalarıdır. Hava durumunu, başkalarının davranışlarını ya da geçmişte olanları değiştirmeye çalışmak boşunadır. Asıl güç, bu olaylar karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı seçmekte yatar. Epiktetos'un ünlü sözüyle: İnsanları rahatsız eden şeylerin kendisi değil, o şeyler hakkındaki yargılarıdır.
Bu düşünce, Stoacılığın duygusuzluk anlamına geldiği yönünde yaygın bir yanlış anlamaya yol açmıştır. Oysa Stoacılar insanların hiçbir şey hissetmemesini savunmuyordu. Onların karşı çıktığı, yanlış yargılardan doğan ve insanı esir alan tutkulardı. Bir kaybın ardından duyulan üzüntü doğaldır; ancak bu üzüntünün insanın bütün hayatını yönetmesine izin vermek, Stoacılara göre bilgece bir davranış değildir.
Roma İmparatoru Marcus Aurelius, Stoacılığın en tanınmış temsilcilerinden biridir. Savaşlar, salgınlar ve siyasi krizlerle dolu bir dönemde imparatorluğu yönetirken kendi kendine notlar tutmuştur. Yayımlanmak amacıyla yazılmamış bu notlar bugün "Kendime Düşünceler" adıyla okunmaktadır. Marcus, her sabah gün içinde nankör, kibirli ya da kaba insanlarla karşılaşabileceğini kendine hatırlattığını yazar; ama onların davranışlarının kendi iç huzurunu bozmasına izin vermemeye çalışır.
Stoacılar, erdemin tek gerçek iyilik olduğunu savunuyordu. Bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülük, insanın elinden hiçbir dış koşulun alamayacağı değerlerdi. Zenginlik ya da sağlık gibi şeyler tercih edilebilirdi; ancak bunlar iyi bir yaşamın vazgeçilmez koşulları değildi. Bu anlayış, servet ya da statü kaybı yaşayan insanlara bir tür iç dayanıklılık kazandırmayı amaçlıyordu.
Stoacılık, yalnızca bireysel bir huzur arayışı değildi. Stoacılar bütün insanların aynı akla sahip olduğunu ve bu nedenle hepsinin tek bir evrensel topluluğun yurttaşları olduğunu düşünüyordu. Bu "dünya yurttaşlığı" düşüncesi, sonraki yüzyıllarda insan hakları ve evrensel hukuk anlayışlarının gelişiminde etkili oldu.
Günümüzde bilişsel davranışçı terapi gibi bazı psikolojik yaklaşımların, olayların kendisinden çok onlara ilişkin yorumlarımızın duygularımızı belirlediği fikrinden yararlandığı bilinmektedir. Bu benzerlik, iki bin yıllık bir felsefenin hâlâ insanların gündelik sıkıntılarına seslenebildiğini gösterir.