Seyirciyi Uyandıran Tiyatro: Brecht ve Yabancılaştırma
Geleneksel tiyatroda seyirci, karanlık bir salonda oturur ve sahnede gerçek bir hayatın yaşandığı yanılsamasına kapılır. Karakterlerle özdeşleşir, onların acılarına üzülür, sevinçlerine sevinir. Oyun bittiğinde, adeta bir rüyadan uyanır gibi salondan çıkar. Antik Yunan'dan beri pek çok tiyatro kuramcısı, bu duygusal özdeşleşmeyi tiyatronun en önemli gücü olarak görmüştür. Yirminci yüzyılda Alman oyun yazarı ve yönetmen Bertolt Brecht ise tam tersini savundu. Brecht'e göre tiyatronun amacı seyirciyi büyülemek değil, onu düşündürmek ve uyandırmaktı.
Brecht'in geliştirdiği tiyatro anlayışına "epik tiyatro" adı verilir. Brecht, geleneksel tiyatronun seyirciyi duygusal olarak o kadar içine çektiğini düşünüyordu ki seyircinin eleştirel düşünme yeteneği ortadan kalkıyordu. Seyirci, sahnede gördüğü haksızlıkları ve acıları yalnızca hissediyor, ama onların nedenlerini sorgulamıyordu. Brecht'e göre ise tiyatro, toplumsal sorunları ve insan davranışlarının ardındaki nedenleri gözler önüne sererek seyircinin kendi hayatını ve toplumunu sorgulamasını sağlamalıydı.
Bu amaca ulaşmak için Brecht, "yabancılaştırma etkisi" adını verdiği bir dizi teknik geliştirdi. Bu tekniklerin amacı, seyircinin sahnede gerçek bir hayat izlediği yanılsamasını bilinçli olarak kırmak ve ona izlediği şeyin bir oyun olduğunu sürekli hatırlatmaktı. Seyirci, tanıdık olayları yabancı ve tuhaf bir gözle görmeye başladığında, onları sorgulamaya da başlayacaktı.
Brecht'in oyunlarında oyuncular zaman zaman rollerinden çıkarak doğrudan seyirciye seslenir. Sahnenin ışıkları ve teknik donanımı gizlenmek yerine açıkça gösterilir. Sahnelerin başında, o sahnede ne olacağını önceden anlatan yazılı levhalar kullanılır. Böylece seyirci, olayın sonucunu merak etmek yerine, olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine odaklanır. Oyunların arasına yerleştirilen şarkılar, hikâyenin akışını kesen ve olaylar üzerine yorum yapan bölümler işlevi görür.
Brecht, oyuncuların da karakterleriyle tamamen özdeşleşmemesini istiyordu. Ona göre oyuncu, karakteri yaşamak yerine onu seyirciye göstermeliydi. Brecht bu durumu, bir trafik kazasını gören bir tanığın, olayı başkalarına anlatırken kazaya karışanların hareketlerini taklit etmesine benzetir. Tanık, kazaya karışan kişi olduğunu iddia etmez; yalnızca olayı göstererek seyircilerin onu değerlendirmesini sağlar.
Brecht'in en tanınmış oyunlarından biri, savaş sırasında askerlere mal satarak geçimini sağlayan bir kadının hikâyesini anlatır. Kadın, savaştan para kazanmaya çalışırken çocuklarını birer birer savaşa kaptırır. Brecht, seyircinin bu kadına yalnızca acımasını değil, onun içinde bulunduğu durumun nedenlerini, savaşın ekonomik boyutlarını ve insanların kendi felaketlerine nasıl ortak olabildiğini düşünmesini istiyordu.
Brecht'in tiyatro anlayışı, dünyanın pek çok ülkesindeki tiyatrocuları derinden etkiledi. Türk tiyatrosunda da özellikle 1960'larda Brecht'in etkisi belirgin biçimde görüldü. Bazı Türk oyun yazarları, epik tiyatronun tekniklerini geleneksel Türk seyirlik oyunlarının, örneğin orta oyununun ve meddah anlatısının unsurlarıyla birleştirerek özgün eserler verdi. İlginç olan, bu geleneksel Türk oyunlarının, seyirciyle doğrudan konuşan ve yanılsamayı kıran yapılarıyla, Brecht'in önerdiği tekniklere zaten yakın olmasıydı.
Brecht'in yaklaşımı, sanatın yalnızca duygulara değil, akla da seslenebileceğini gösterir. Bir oyun, seyirciyi ağlatmaktan çok, salondan çıkarken bir şeyleri sorgulamaya başlatmayı hedefleyebilir.