← Sanat ve Mimari

Göğe Asılı Kubbe: Ayasofya

537 yılında İstanbul'da açılan Ayasofya, bin yıla yakın bir süre boyunca dünyanın en büyük kapalı mekânlarından biri olarak kaldı. Bizans İmparatoru Justinianus'un emriyle inşa edilen yapı, yalnızca yaklaşık beş yıl içinde tamamlandı. Bu kısa süre, dönemin teknik imkânları düşünüldüğünde olağanüstü bir başarıydı. Yapının mimarları, Batı Anadolu'nun iki antik kentinden, Tralleis'ten ve Milet'ten gelen iki matematikçi ve mühendisti.

Ayasofya'nın en büyük mühendislik sorunu, dev bir yuvarlak kubbeyi kare biçimli bir alanın üzerine oturtmaktı. Bir daireyi bir karenin üzerine yerleştirmek, köşelerde boşluklar bırakır ve kubbenin ağırlığının dengeli biçimde aktarılmasını zorlaştırır. Ayasofya'nın mimarları bu sorunu, "pandantif" adı verilen üçgen biçimli eğrisel yüzeylerle çözdü. Bu yüzeyler, kare alanın dört köşesinden yükselerek kubbenin dairesel tabanına ulaşır ve kubbenin ağırlığını dört büyük ayağa aktarır.

Ayasofya'nın kubbesinin en etkileyici özelliklerinden biri, kubbenin eteğinde yer alan pencere dizisidir. Kubbenin tabanını çepeçevre saran bu pencerelerden giren ışık, kubbe ile duvarlar arasındaki bağlantıyı görsel olarak ortadan kaldırır. Sonuç olarak kubbe, sanki hiçbir şeye dayanmadan havada süzülüyormuş gibi görünür. Dönemin tarihçisi Prokopius, kubbenin sanki gökten altın bir zincirle sarkıtılmış gibi durduğunu yazmıştır.

Ancak bu cesur tasarımın bir bedeli vardı. Yapının açılışından yaklaşık yirmi yıl sonra meydana gelen depremler, kubbeyi zayıflattı ve kubbenin bir bölümü çöktü. Kubbe, ilk mimarlardan birinin yeğeni tarafından daha yüksek ve daha dayanıklı bir biçimde yeniden inşa edildi. Sonraki yüzyıllarda da depremler yapıya zarar verdi ve yapının ayakta kalması için pek çok onarım ve güçlendirme çalışması yapıldı.

1453'te İstanbul'un fethinin ardından Ayasofya camiye dönüştürüldü. Yapıya minareler eklendi ve iç mekânda bazı düzenlemeler yapıldı. Osmanlı döneminde yapının korunmasına büyük önem verildi. On altıncı yüzyılda Mimar Sinan, yapının dış cephesine güçlü payandalar ekleyerek onu depremlere karşı güçlendirdi. Ayasofya'nın bugün hâlâ ayakta olmasında, bu güçlendirme çalışmalarının önemli bir payı vardır.

Ayasofya, Osmanlı mimarisini de derinden etkiledi. Osmanlı mimarları, yüzyıllar boyunca bu yapıyı incelediler ve onun kubbe tekniklerinden ilham aldılar. Ancak Osmanlı mimarları, Ayasofya'yı birebir taklit etmek yerine, onun sorunlarını çözmeye ve onu aşmaya çalıştılar. Ayasofya'da kubbenin ağırlığını taşıyan yapı öğeleri iç mekânın bütünlüğünü kısmen bozarken, Sinan gibi mimarlar daha bütünleşik ve ferah iç mekânlar yaratmayı hedefledi.

Ayasofya'nın iç mekânı, farklı dönemlerin izlerini birlikte taşır. Bizans döneminden kalan mozaikler ile Osmanlı döneminde eklenen hat levhaları, aynı mekânda yan yana durur. Bu durum, yapıyı farklı kültürlerin ve dönemlerin buluştuğu eşsiz bir tarih belgesi hâline getirir. Ayasofya, İstanbul'un Tarihi Alanları kapsamında UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer almaktadır.

Yaklaşık on beş yüzyıldır ayakta duran Ayasofya, insanlığın mühendislik ve sanat alanındaki yaratıcılığının en etkileyici tanıklarından biridir. Yapının hikâyesi, bir eserin farklı uygarlıkların ellerinde nasıl korunabileceğini ve yeni anlamlar kazanabileceğini gösterir.

Okuduğunu sına

ÖSYM tarzı
Soru 1Bu metne göre Ayasofya'da "pandantif"lerin işlevi aşağıdakilerden hangisidir?
Soru 2Metne göre kubbenin "havada süzülüyormuş gibi" görünmesinin nedeni aşağıdakilerden hangisidir?