Bir İzlenimin Adı: Empresyonizm
1874 baharında Paris'te, bir fotoğrafçının eski stüdyosunda alışılmadık bir sergi açıldı. Sergiye katılan ressamlar, resmî sanat kurumlarının düzenlediği büyük salon sergilerinden defalarca reddedilmiş genç sanatçılardı. Eserlerini kendi imkânlarıyla sergilemeye karar vermişlerdi. Sergideki tablolardan biri, Claude Monet'nin bir limanda doğan güneşi gösteren resmiydi ve adı "İzlenim, Gün Doğumu"ydu. Bir sanat eleştirmeni, bu tablonun adından yola çıkarak sergideki sanatçıları alaycı bir biçimde "izlenimciler" olarak nitelendirdi. Ancak bu alaycı ad kısa sürede benimsendi ve sanat tarihinin en sevilen akımlarından birinin adı oldu.
O dönemde Fransa'da sanat, büyük ölçüde resmî akademinin kurallarına göre değerlendiriliyordu. Akademiye göre değerli bir resim, tarihî, dinî ya da mitolojik büyük bir konuyu işlemeli, özenle çizilmeli ve fırça izleri görünmeyecek biçimde pürüzsüzce boyanmalıydı. Ressamlar, eserlerini atölyelerinde, uzun ve titiz bir çalışma süreciyle hazırlardı.
İzlenimciler ise bu kuralların neredeyse hepsine karşı çıktı. Onlar büyük tarihî konular yerine gündelik hayatın sıradan anlarını resmettiler: bir nehir kıyısında piknik yapan insanlar, bir tren istasyonu, bir kafede oturan arkadaşlar, bir bahçedeki çiçekler. Daha da önemlisi, resimlerini çoğu zaman açık havada, konunun karşısında yaptılar. Onları asıl ilgilendiren, nesnelerin kendisinden çok, ışığın nesneler üzerindeki geçici etkisiydi.
Işığı yakalamak için izlenimciler yeni bir teknik geliştirdi. Renkleri paletlerinde karıştırmak yerine, kısa ve hızlı fırça darbeleriyle saf renkleri yan yana sürdüler. Uzaktan bakıldığında bu renkler, izleyicinin gözünde birbirine karışarak titreşen ve canlı bir ışık etkisi yaratıyordu. Yakından bakıldığında ise resim, birbirinden ayrı renk lekelerinden oluşuyormuş gibi görünüyordu. Eleştirmenler, bu resimlerin bitmemiş birer taslak gibi olduğunu öne sürdü.
İzlenimciliğin gelişmesinde teknolojinin de önemli bir rolü vardı. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında tüp içinde satılan hazır boyalar yaygınlaştı. Daha önce ressamlar boyalarını kendileri hazırlamak zorundaydı ve bu durum açık havada çalışmayı zorlaştırıyordu. Tüp boyalar, ressamların kolayca doğaya çıkmasını ve gördüklerini hızla resmetmesini mümkün kıldı. Demiryollarının yayılması da sanatçıların kentin dışındaki manzaralara kolayca ulaşmasını sağladı.
Monet, ışığın değişen etkisini incelemek için aynı konuyu farklı saatlerde ve farklı mevsimlerde defalarca resmetti. Bir tarladaki saman yığınlarını ya da bir katedralin cephesini, sabahın erken saatlerinden akşamüstüne kadar farklı ışık koşullarında gösteren dizi resimleri, aynı nesnenin ışığa bağlı olarak ne kadar farklı görünebildiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Bu resimlerde asıl konu, nesne değil, zamanın ve ışığın kendisidir.
İzlenimciler, ilk sergilerinde alay konusu oldu ve uzun yıllar boyunca yoksulluk içinde yaşadı. Ancak zamanla eserleri büyük bir beğeni kazandı. Bugün izlenimci tablolar, dünyanın en ünlü müzelerinde sergileniyor ve müzayedelerde rekor fiyatlara satılıyor. Bu durum, bir dönemde kabul görmeyen yeniliklerin, sonraki kuşaklar tarafından nasıl değerli bulunabileceğinin çarpıcı bir örneğidir.
İzlenimcilik, modern sanatın kapılarını aralayan akımlardan biri oldu. Resmin yalnızca dünyayı olduğu gibi kopyalamak değil, sanatçının algısını ve izlenimini aktarmak olduğu düşüncesi, sonraki pek çok akımın da çıkış noktası hâline geldi.