Sessizliğin İçindeki Müzik: Beethoven
1824'te Viyana'da, Ludwig van Beethoven'ın dokuzuncu senfonisinin ilk seslendirilişi yapıldı. Konser sona erdiğinde salon alkış ve tezahüratlarla inliyordu. Ancak sahnede, orkestranın yanında duran Beethoven, seyircilerin tepkisini duyamıyordu. Bir şarkıcı, onu nazikçe seyircilere doğru çevirdi. Beethoven ancak o zaman, ayağa kalkmış, şapkalarını ve mendillerini sallayan kalabalığı görebildi. Müzik tarihinin en ünlü eserlerinden birini besteleyen sanatçı, o sırada neredeyse tamamen sağırdı.
Beethoven'ın işitme sorunları, yirmili yaşlarının sonlarında başladı. Kulaklarında sürekli bir uğultu duymaya ve sesleri giderek daha az algılamaya başladı. Bir müzisyen, özellikle de bir piyanist ve besteci için bu durum yıkıcıydı. Beethoven, uzun süre işitme kaybını çevresinden gizlemeye çalıştı. Toplum içine çıkmaktan kaçındı, insanlarla konuşmaktan çekindi. Bu dönemde kardeşlerine yazdığı ancak hiç göndermediği bir mektupta, yaşadığı derin umutsuzluğu ve yalnızlığı dile getirdi. Aynı mektupta, yalnızca sanatının kendisini ayakta tuttuğunu ve içinde taşıdığı müziği dünyaya armağan etmeden bu dünyadan ayrılamayacağını yazdı.
İşitme kaybı ilerledikçe Beethoven, çevresindeki insanlarla yazılı olarak iletişim kurmaya başladı. Ziyaretçileri ve arkadaşları, söylemek istediklerini defterlere yazıyor, Beethoven da onlara sözlü olarak yanıt veriyordu. Bu "konuşma defterleri", bugün onun son yıllarındaki hayatına ve düşüncelerine ilişkin değerli bir kaynak olarak kabul edilir.
Peki sağır bir besteci nasıl müzik yazabilir? Bu soru, müziğin doğası hakkında ilginç bir gerçeği ortaya koyar. Usta bir müzisyen, notaları yalnızca kulağıyla değil, zihniyle de duyar. Beethoven, yıllar süren eğitimi ve deneyimi sayesinde, bir notayı ya da bir akoru zihninde canlandırabiliyordu. Tıpkı bir yazarın sözcükleri sesli okumadan zihninde duyabilmesi gibi, Beethoven da bestelediği müziği iç kulağıyla duyuyordu. Bazı anlatılara göre piyanonun titreşimlerini hissetmek için çeşitli yollar denemiştir.
İşitme kaybına rağmen, hatta belki kısmen onun etkisiyle, Beethoven'ın en derin ve en yenilikçi eserleri hayatının son yıllarında ortaya çıktı. Bu dönemin eserleri, kendi döneminin müzik anlayışının sınırlarını zorlayan, karmaşık, içe dönük ve son derece özgün yapıtlardır. Bazı eleştirmenler, dış dünyanın seslerinden yalıtılmış olmasının, Beethoven'ı tamamen kendi iç dünyasına yönelttiğini ve müziğini bu nedenle bu kadar derin kıldığını öne sürmüştür.
Beethoven, müzik tarihinde önemli bir geçiş döneminin de temsilcisidir. Kendisinden önceki bestecilerin büyük çoğunluğu, soyluların ya da kilisenin hizmetinde çalışırdı. Beethoven ise bağımsız bir sanatçı olarak yaşamaya çalıştı ve müziğini kendi kişisel ifadesinin bir aracı olarak gördü. Onun eserleri, klasik dönemin dengeli ve düzenli müzik anlayışından, duyguların ve bireysel ifadenin ön plana çıktığı romantik döneme geçişin köprüsü kabul edilir.
Dokuzuncu senfoninin son bölümünde, bir koro ve solistler, insanlar arasındaki kardeşliği ve sevinci yücelten bir şiiri seslendirir. Bir senfoniye insan sesinin eklenmesi, o dönem için cesur bir yenilikti. Bu bölümün ana ezgisi, bugün Avrupa Birliği'nin resmî marşı olarak kullanılmaktadır.
Beethoven'ın hikâyesi, insanın en zor koşullarda bile yaratıcılığını sürdürebileceğinin güçlü bir örneğidir. Onun sessiz dünyasından doğan müzik, iki yüz yıl sonra hâlâ milyonlarca insana ulaşıyor.