← Edebiyat

Mükemmel Toplumun Karanlık Yüzü: Distopya Edebiyatı

1516'da İngiliz düşünür Thomas More, hayalî bir adada kurulmuş ideal bir toplumu anlatan bir kitap yayımladı. Kitabına verdiği ad, Yunancada hem "hiçbir yer" hem de "iyi yer" anlamına gelecek biçimde çağrışım yapan bir sözcüktü: Ütopya. Bu adada özel mülkiyet yoktu, herkes çalışıyordu ve toplum akılcı kurallarla adil biçimde yönetiliyordu. More'un eseri, mükemmel bir toplum hayal eden uzun bir edebî geleneğin adını belirledi.

Yirminci yüzyılda ise bu gelenek, karanlık bir ikizini doğurdu: distopya. Distopya, ütopyanın tersine, kötü giden, baskıcı ve insanlık dışı bir toplumu anlatır. Ancak distopyaların çoğunda bu kötü toplum, başlangıçta mükemmel bir düzen kurmak amacıyla tasarlanmıştır. Distopya yazarları, ideal bir toplum kurma çabasının nasıl bir kâbusa dönüşebileceğini gösterir.

Yirminci yüzyılın distopyaları, kendi dönemlerinin korkularını yansıtır. Bu dönemde dünya, iki büyük savaşa, totaliter rejimlerin yükselişine, propagandanın ve teknolojinin insanları denetlemek için kullanılmasına tanık oldu. Distopya yazarları, bu gelişmelerin sonuna kadar götürüldüğünde nasıl bir dünyanın ortaya çıkabileceğini hayal etti.

İngiliz yazar George Orwell'in 1949'da yayımlanan "1984" adlı romanı, bu türün en tanınmış örneklerinden biridir. Romanda her şeyi gören ve denetleyen bir devlet, yurttaşlarını sürekli gözetim altında tutar. Tarih sürekli olarak yeniden yazılır, gerçek ile yalan arasındaki sınır ortadan kaldırılır. Romanın en ilginç buluşlarından biri, rejimin geliştirdiği yeni bir dildir. Bu dilde sözcük sayısı sürekli azaltılır; amaç, insanların rejime karşı düşünceler üretmesini imkânsız hâle getirmektir. Bir düşünceyi ifade edecek sözcük yoksa, o düşünce de düşünülemez.

İngiliz yazar Aldous Huxley'nin 1932'de yayımlanan "Cesur Yeni Dünya" adlı romanı ise farklı bir distopya sunar. Bu toplumda insanlar korku ve baskıyla değil, haz ve rahatlıkla denetlenir. İnsanlar laboratuvarlarda üretilir, doğuştan belirli toplumsal sınıflara göre koşullandırılır ve mutsuz olduklarında mutluluk veren bir ilaç alırlar. Herkes mutludur; ama kimse özgür değildir. Huxley'nin distopyası, insanların zorla değil, kendi istekleriyle özgürlüklerinden vazgeçebileceği bir dünyayı anlatır.

Bazı eleştirmenler, bu iki romanı karşılaştırarak ilginç bir gözlemde bulunmuştur. Orwell, insanların bilgiden yoksun bırakılmasından, kitapların yasaklanmasından ve korkuyla yönetilmesinden endişe ediyordu. Huxley ise insanların o kadar çok önemsiz bilgiye ve eğlenceye boğulacağından, önemli olanı fark edemeyeceklerinden ve kitapları yasaklamaya gerek kalmadan kimsenin onları okumak istemeyeceğinden endişe ediyordu. Bu eleştirmenlere göre günümüz dünyası, belki de Orwell'den çok Huxley'nin korkularına daha yakındır.

Amerikalı yazar Ray Bradbury'nin "Fahrenheit 451" adlı romanı da kitapların yakıldığı bir toplumu anlatır. Ancak romanın ilginç yanı, bu yasağın başlangıçta halkın isteğiyle gelişmesidir. İnsanlar, düşündüren ve rahatsız eden kitaplar yerine duvar boyutundaki ekranlarda izledikleri eğlence programlarını tercih etmiştir. Kitap yakmak, zaten yaygın olan bir ilgisizliğin sonucu olarak ortaya çıkar.

Distopya edebiyatı, geleceği tahmin etmeye değil, bugünün eğilimleri hakkında uyarıda bulunmaya çalışır. Bu romanlar, okurlarını kendi toplumlarındaki tehlikeli eğilimleri fark etmeye ve özgürlüğün kendiliğinden korunan bir değer olmadığını hatırlamaya davet eder.

Okuduğunu sına

ÖSYM tarzı
Soru 1Bu metne göre "1984" romanında rejimin yeni bir dil geliştirmesinin amacı aşağıdakilerden hangisidir?
Soru 2Metne göre Huxley'nin distopyasını Orwell'inkinden ayıran temel özellik aşağıdakilerden hangisidir?