← Edebiyat

Olağanüstünün Olağanlaştığı Dünya: Büyülü Gerçekçilik

Bir romanda bir kadın, çamaşırları katlarken birden göğe yükselir ve gözden kaybolur. Bir kasabaya dört yıl, on bir ay ve iki gün boyunca kesintisiz yağmur yağar. Bir adam öldükten sonra hayaleti, evin içinde dolaşmayı ve aile üyeleriyle konuşmayı sürdürür. Bu olaylar, bir masalda ya da bir fantastik romanda karşımıza çıksa pek şaşırmazdık. Ancak Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez'in romanlarında bu olaylar, hiçbir şaşkınlık ifadesi olmadan, gündelik hayatın sıradan bir parçası gibi anlatılır. Bu anlatım biçimi, edebiyatta "büyülü gerçekçilik" olarak adlandırılır.

Büyülü gerçekçiliğin temel özelliği, gerçekçi bir anlatı içine olağanüstü öğelerin doğal bir biçimde yerleştirilmesidir. Fantastik edebiyatta olağanüstü olaylar genellikle ayrı bir dünyada, örneğin sihirli bir krallıkta geçer ve karakterler bu olaylara şaşırır. Büyülü gerçekçilikte ise olaylar tanıdık, gerçek bir dünyada, çoğu zaman belirli bir tarihsel ve toplumsal bağlamda geçer. Olağanüstü olaylar, karakterler tarafından olağan karşılanır ve anlatıcı da onları sorgulamadan aktarır.

Terim, ilk kez 1920'lerde bir Alman sanat eleştirmeni tarafından resim sanatındaki bir eğilimi tanımlamak için kullanıldı. Ancak terim, asıl ününü yirminci yüzyılın ortalarında Latin Amerika edebiyatıyla kazandı. Kübalı yazar Alejo Carpentier, Latin Amerika'nın gerçekliğinin kendisinin zaten olağanüstü olduğunu, bu kıtanın tarihinin, doğasının ve kültürlerinin Avrupa'nın akılcı gerçeklik anlayışıyla anlatılamayacağını savundu.

Büyülü gerçekçiliğin en tanınmış eseri, García Márquez'in 1967'de yayımlanan "Yüzyıllık Yalnızlık" adlı romanıdır. Roman, Macondo adlı hayalî bir kasabada, bir ailenin yedi kuşaklık hikâyesini anlatır. Kasabanın kuruluşundan yok oluşuna kadar geçen süreçte iç savaşlar, yabancı şirketlerin gelişi, işçi katliamları gibi Latin Amerika tarihinin gerçek olaylarına göndermeler yapılır. Bu gerçek olaylar, uçan halılar, hayaletler ve kehanetlerle iç içe geçer.

Büyülü gerçekçilik, yalnızca okuru eğlendiren bir anlatım tekniği değildir. Pek çok eleştirmene göre bu anlatım biçimi, sömürgecilik, diktatörlükler ve şiddet gibi akla sığmayan tarihsel deneyimleri anlatmanın bir yoludur. Bazen gerçekliğin kendisi o kadar inanılmazdır ki, onu anlatmanın en iyi yolu büyülü bir dil kullanmaktır. Olağanüstü öğeler, resmî tarihin görmezden geldiği halkların inançlarını, mitlerini ve hafızasını da edebiyata taşır.

García Márquez, bu anlatım biçimini büyük ölçüde büyükannesinden öğrendiğini söylemiştir. Büyükannesi, en olağanüstü hikâyeleri, hiçbir şaşkınlık göstermeden, son derece ciddi ve doğal bir yüz ifadesiyle anlatırdı. Yazar, bu anlatım tonunu yakalamanın, romanını yazarken bulduğu en önemli anahtar olduğunu belirtmiştir.

Büyülü gerçekçilik, Latin Amerika'nın ötesinde de büyük bir etki yarattı. Hindistan'dan Afrika'ya, Japonya'dan Türkiye'ye kadar pek çok ülkede yazarlar, kendi kültürlerinin mitlerini, efsanelerini ve tarihsel deneyimlerini bu anlatım biçimiyle yeniden yorumladı. Halk masallarının ve efsanelerinin zengin bir geleneğe sahip olduğu kültürler, büyülü gerçekçiliği kendi kökleriyle buluşan bir anlatım biçimi olarak benimsedi.

Büyülü gerçekçilik, gerçeklik ile hayal arasındaki sınırın sanıldığı kadar keskin olmayabileceğini hatırlatır. İnsanların inançları, rüyaları ve hikâyeleri de onların gerçekliğinin bir parçasıdır.

Okuduğunu sına

ÖSYM tarzı
Soru 1Bu metne göre büyülü gerçekçiliği fantastik edebiyattan ayıran temel özellik aşağıdakilerden hangisidir?
Soru 2Metne göre bazı eleştirmenlerin büyülü gerçekçiliğe yüklediği anlam aşağıdakilerden hangisidir?