Yazsız Bir Yazın Çocuğu: Frankenstein
1816 yazı, Avrupa'da tuhaf bir yaz oldu. Bir yıl önce Endonezya'da patlayan Tambora Yanardağı'nın atmosfere saçtığı küller, güneş ışığını engellemiş ve pek çok bölgede sıcaklıklar olağanüstü düşmüştü. Bu "yazsız yıl"da İsviçre'deki Cenevre Gölü kıyısında bir villada kalan bir grup genç yazar, soğuk ve yağmurlu havada evden çıkamayınca birbirlerine korku hikâyeleri okumaya başladı. Ardından her birinin kendi korku hikâyesini yazması üzerine bir yarışma düzenlendi.
Bu grubun en genç üyelerinden biri, henüz on sekiz yaşındaki Mary Shelley'ydi. Günlerce yazacak bir hikâye bulamadı. Sonunda bir gece, uyku ile uyanıklık arasında gördüğü bir hayal, ona ilham verdi: Bir bilim insanı, ölü bedenlerden yarattığı bir varlığa hayat verir ve sonra yarattığı şeyden dehşete düşer. Bu hayalden doğan hikâye, 1818'de "Frankenstein ya da Modern Prometheus" adıyla yayımlandı.
Romanın kahramanı, genç ve hırslı bilim insanı Victor Frankenstein'dır. Victor, yaşamın sırrını keşfetmeye kendini adar ve sonunda cansız bir bedene hayat vermeyi başarır. Ancak yarattığı varlık gözlerini açtığında, onun çirkinliğinden dehşete düşer ve kaçar. Yarattığı varlığı terk eder. Popüler kültürde çoğu zaman "Frankenstein" adıyla anılan yaratık, aslında romanda hiçbir zaman bir ad almaz. Frankenstein, yaratığın değil, onu yaratan bilim insanının adıdır.
Romanın en etkileyici yanlarından biri, yaratığın bakış açısına da yer vermesidir. Yaratık, başlangıçta iyi niyetli ve sevgiye muhtaç bir varlıktır. Kendi kendine konuşmayı ve okumayı öğrenir, insanlarla dostluk kurmak ister. Ancak karşılaştığı herkes, onun görünüşünden korkar ve onu reddeder. Yalnızlık ve dışlanmışlık, onu giderek öfkeye ve intikama sürükler. Roman, okuru şu soruyu sormaya yöneltir: Gerçek canavar kimdir? Yaratık mı, yoksa onu yaratıp terk eden Victor mu?
Romanın alt başlığı da önemli bir anlam taşır. Yunan mitolojisinde Prometheus, tanrılardan ateşi çalarak insanlara veren ve bu yüzden ağır bir cezaya çarptırılan bir titandır. Victor Frankenstein da doğanın sırlarını çalarak yaşamı yaratma gücünü ele geçirir; ancak bu gücün sorumluluğunu taşıyamaz. Roman, bilimsel ilerlemenin sınırları ve bilim insanının sorumluluğu üzerine güçlü bir uyarı içerir.
Bazı edebiyat tarihçileri, "Frankenstein"ı ilk bilimkurgu romanı olarak kabul eder. Daha önceki fantastik eserlerde olağanüstü olaylar genellikle sihir ya da doğaüstü güçlerle açıklanıyordu. Mary Shelley ise yaratığın canlanmasını, döneminin bilimsel tartışmalarına, özellikle elektriğin canlılar üzerindeki etkisine ilişkin deneylere dayandırdı. Böylece olağanüstü bir olayı, bilimin olanakları çerçevesinde hayal eden yeni bir edebî türün temelleri atıldı.
İki yüz yılı aşkın bir süre önce yazılan roman, bugün belki de her zamankinden daha güncel. Genetik mühendisliği ve yapay zekâ gibi alanlarda yaşanan gelişmeler, insanların yeni yaşam biçimleri ve düşünen makineler yaratabileceği bir geleceği gündeme getiriyor. Mary Shelley'nin sorduğu sorular, bu tartışmaların merkezinde yer alıyor: Yarattığımız şeylerden kim sorumludur? Bir şeyi yapabiliyor olmamız, onu yapmamız gerektiği anlamına mı gelir?