Güneş Yarın da Doğacak mı? Hume ve Nedensellik Sorunu
Her sabah güneşin doğduğunu görürüz ve yarın sabah da doğacağından hiç kuşku duymayız. Bir bilardo topu diğerine çarptığında, ikinci topun hareket edeceğini önceden biliriz. Ateşe yaklaştırdığımız elin yanacağını tahmin ederiz. Gündelik yaşamımız, bu tür beklentiler üzerine kuruludur. On sekizinci yüzyılda İskoç filozof David Hume, bu beklentilerin aslında ne kadar sağlam bir temele dayandığını sorguladı.
Hume'a göre bilgimizin önemli bir kısmı, neden ile sonuç arasında kurduğumuz bağlantılara dayanır. Bir olayın başka bir olaya neden olduğunu düşünürüz. Ancak Hume, bu nedensellik bağının kendisini hiçbir zaman doğrudan gözlemlemediğimizi fark etti. Bilardo örneğinde gördüğümüz şey, bir topun hareket etmesi, ardından diğer topa değmesi ve ikinci topun hareket etmesidir. Bu olaylar arasında görünmez bir "zorunluluk" ipini hiçbir zaman algılamayız.
Peki nedensellik fikri nereden gelir? Hume'un yanıtı alışkanlıktır. Belirli olayların birbirini düzenli olarak izlediğini defalarca gördüğümüzde, zihnimiz birini gördüğünde diğerini beklemeye başlar. Ateşin yaktığını defalarca deneyimlemiş biri, ateşi gördüğünde yanmayı bekler. Bu beklenti, Hume'a göre aklın bir sonucu değil, zihnimizin bir eğilimidir.
Bu düşüncenin çarpıcı bir sonucu vardır. Geçmişte gözlemlediğimiz düzenliliklerin gelecekte de süreceğini varsayarız; ancak bu varsayımı mantıksal olarak kanıtlayamayız. Güneşin bugüne kadar her gün doğmuş olması, yarın da doğacağını kesin olarak göstermez. Bu varsayımı geçmiş deneyimlerle kanıtlamaya çalışmak ise döngüsel bir akıl yürütme olur; çünkü geçmişin geleceğe benzeyeceği zaten kanıtlamaya çalıştığımız şeydir. Felsefede bu sorun "tümevarım sorunu" olarak bilinir.
Hume bu sonuçlardan yola çıkarak insanların her şeyden şüphe etmesi gerektiğini savunmadı. Tam tersine, alışkanlıklarımızın ve doğal eğilimlerimizin yaşamımızı sürdürmemiz için vazgeçilmez olduğunu kabul etti. Kimse yarın güneşin doğup doğmayacağından endişe ederek yaşamaz. Hume'un amacı, aklın sınırlarını göstermek ve insanların kesinlik iddialarında daha alçakgönüllü olmalarını sağlamaktı.
Hume'un sorgulaması, bilim felsefesi üzerinde derin bir iz bıraktı. Bilimsel yasalar, sınırlı sayıda gözleme dayanarak evrensel genellemeler yapar. Bu genellemelerin kesin olarak doğrulanamayacağı düşüncesi, sonraki yüzyıllarda pek çok bilim felsefecisini meşgul etti. Bazıları bilimsel bilginin kesin değil, olasılığa dayalı olduğunu savundu; bazıları ise bilimin doğrulamaya değil, yanlışlamaya dayanması gerektiğini öne sürdü.
Alman filozof Immanuel Kant, Hume'u okumanın kendisini "dogmatik uykusundan uyandırdığını" söyler. Kant'ın bütün felsefi sistemi, büyük ölçüde Hume'un ortaya attığı sorulara bir yanıt arayışı olarak görülebilir. Bu durum, iyi sorulmuş bir sorunun, kesin bir yanıttan bile daha verimli olabileceğini gösterir.
Hume'un mirası, bize en doğal gelen düşünce alışkanlıklarımızın bile sorgulanabileceğini hatırlatır. Bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin önemli bir kısmı, kanıtlanmış gerçekler değil, deneyimle güçlenmiş beklentilerdir.