Bir Hormonun Hayat Kurtaran Öyküsü: İnsülinin Keşfi
Yirminci yüzyılın başlarında, bazı türleri özellikle çocuklarda ve gençlerde görülen şeker hastalığı, neredeyse kesin bir ölüm anlamına geliyordu. Hastalar sürekli susuzluk ve açlık hissediyor, çok sık idrara çıkıyor ve yemek yemelerine karşın hızla kilo kaybediyordu. Hekimlerin sunabildiği tek tedavi, son derece düşük kalorili ve katı diyetlerdi. Bu diyetler hastaların yaşamını bir süre uzatabiliyor, ancak onları adeta açlıktan zayıf düşmüş hâle getiriyordu. Hastalığa yakalanan bir çocuğun genellikle birkaç yıl içinde hayatını kaybetmesi beklenirdi.
Bu hastalığın pankreasla ilişkili olduğu, on dokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan bir deneyle anlaşılmıştı. İki Alman araştırmacı, bir köpeğin pankreasını çıkardıklarında hayvanda şeker hastalığının belirtilerinin ortaya çıktığını gözlemlemişti. Pankreasın sindirim enzimleri üreten bir organ olduğu biliniyordu; ancak bu organın içinde dağınık biçimde bulunan ve adacıklar olarak adlandırılan küçük hücre kümelerinin farklı bir işlevi olabileceği düşünülüyordu. Pek çok araştırmacı, bu adacıkların kan şekerini düzenleyen bir madde ürettiğini tahmin ediyor, fakat bu maddeyi elde etmeyi başaramıyordu.
Sorunun önemli bir kısmı, pankreasın aynı zamanda güçlü sindirim enzimleri üretmesiydi. Araştırmacılar pankreası öğütüp içindeki maddeyi elde etmeye çalıştıklarında, bu enzimler aranan hormonu parçalayarak etkisiz hâle getiriyordu. 1921 yılında Kanada'nın Toronto kentinde genç bir cerrah olan Frederick Banting, bu sorunu aşmak için bir fikir geliştirdi. Banting, üniversitede çalışan John Macleod'un laboratuvarında, öğrencisi Charles Best ile birlikte deneylere başladı. Kısa süre sonra biyokimyacı James Collip de ekibe katıldı.
Ekip, köpeklerden elde ettikleri pankreas özütünün, pankreası çıkarılmış köpeklerin kan şekerini düşürebildiğini gösterdi. Ancak bu özüt henüz insanlarda kullanılabilecek kadar saf değildi. Collip'in geliştirdiği saflaştırma yöntemleri, bu konuda kritik bir rol oynadı. 1922 yılının başında, şeker hastalığı nedeniyle ölümün eşiğindeki on dört yaşındaki bir çocuğa ilk kez insülin enjeksiyonu yapıldı. İlk denemede ciddi bir alerjik tepki gelişti; ancak daha saf bir özütle yapılan ikinci denemede çocuğun kan şekeri belirgin biçimde düştü ve durumu hızla iyileşti.
Bu başarının haberi kısa sürede dünyaya yayıldı. Anlatılanlara göre araştırmacılar, şeker hastalığı nedeniyle bilinçsiz hâlde yatan çocukların bulunduğu bir hastane koğuşunda yataktan yatağa dolaşarak onlara insülin enjekte etmiş ve son çocuğa ulaştıklarında ilk çocukların uyanmaya başladığını görmüşlerdi. Bu öykünün ayrıntıları zamanla süslenmiş olsa da insülinin hastalar üzerinde yarattığı etkinin ne kadar çarpıcı olduğunu yansıtır. Ölüme mahkûm görülen çocuklar, yeniden normal bir yaşama dönebiliyordu.
Keşfin ardından, insülinin geniş çapta üretilmesi gerekiyordu. Toronto Üniversitesi, büyük bir ilaç şirketiyle iş birliği yaparak sığır ve domuz pankreaslarından insülin üretimine başladı. Araştırmacılar, insülinin patentini sembolik bir bedel karşılığında üniversiteye devretti. Bu karar, insülinin herkesin erişebileceği bir ilaç olması gerektiği düşüncesini yansıtıyordu. Banting'in, insülinin dünyaya ait olduğunu ve ondan kazanç sağlamak istemediğini söylediği aktarılır.
1923 yılında Nobel Tıp Ödülü, Banting ve Macleod'a verildi. Ancak bu karar tartışmalara yol açtı. Banting, laboratuvar çalışmalarında doğrudan yer alan Best'in ödülün dışında bırakılmasına öfkelendi ve ödül parasını onunla paylaştı. Macleod da kendi payını Collip ile paylaştı. Bu olay, büyük bilimsel keşiflerin çoğu zaman tek bir kişinin değil, farklı katkıları olan bir ekibin ürünü olduğunu hatırlatan bir örnek olarak anılır.
İnsülin, kanda dolaşan şekerin hücrelere girmesini sağlayan bir hormondur. Bir bakıma hücrelerin kapılarını açan bir anahtar gibi çalışır. Pankreas yeterli insülin üretmediğinde, şeker hücrelere giremez ve kanda birikir. Hücreler ise enerji kaynağından yoksun kalır. Çocuklarda ve gençlerde daha sık görülen tip 1 diyabette, bağışıklık sistemi insülin üreten hücreleri yok eder. Bu nedenle bu hastaların yaşamlarını sürdürebilmeleri için dışarıdan insülin almaları gerekir.
Sonraki on yıllarda insülin tedavisi büyük gelişmeler kaydetti. Hayvan kaynaklı insülin, bazı hastalarda alerjik tepkilere yol açabiliyordu. Seksenli yıllarda, insan insülini genini taşıyan bakteriler aracılığıyla insan insülini üretilmeye başlandı. Bu, gen teknolojisiyle üretilen ilk ilaçlardan biriydi. Bugün farklı hızlarda etki eden insülin türleri, kan şekerini sürekli ölçen sensörler ve otomatik olarak insülin veren pompalar, hastaların yaşam kalitesini büyük ölçüde artırmıştır.
Ne var ki insülinin keşfinden bir asırdan fazla zaman geçmesine karşın, dünyanın bazı bölgelerinde bu ilaca erişim hâlâ bir sorun olmaya devam etmektedir. Keşfi yapanların ilacın herkese ulaşması yönündeki idealleri, günümüzde de sağlık politikaları açısından önemli bir hedef olarak tartışılmaktadır.
İnsülinin öyküsü, bilimsel merakın, ekip çalışmasının ve insanlığa hizmet etme isteğinin bir araya geldiğinde neler başarabileceğini gösteren en etkileyici örneklerden biridir.