Kanıtın Tıbbı: Randomize Kontrollü Çalışmalar
Bir tedavinin işe yarayıp yaramadığını nasıl anlarız? İlk bakışta yanıt basit görünebilir: Tedaviyi uygularız ve hastanın iyileşip iyileşmediğine bakarız. Ancak tıp tarihi, bu yaklaşımın ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösteren örneklerle doludur. Yüzyıllar boyunca hekimler hastalardan kan alma gibi bugün zararlı olduğu bilinen yöntemleri, işe yaradığına içtenlikle inanarak uygulamıştır. Bir tedavinin gerçekten etkili olduğunu göstermek, sanıldığından çok daha zor bir iştir.
Bu zorluğun birkaç kaynağı vardır. Her şeyden önce pek çok hastalık, kendiliğinden iyileşme eğilimindedir. Soğuk algınlığına yakalanan biri, ne yaparsa yapsın birkaç gün içinde genellikle iyileşir. Bu sırada aldığı herhangi bir ilaç, haksız yere iyileşmenin nedeni olarak görülebilir. İkincisi, belirtiler zaman içinde iniş çıkışlar gösterir. İnsanlar genellikle şikâyetleri en yoğun olduğunda doktora gider ve sonrasında belirtilerin doğal olarak hafiflemesi tedaviye bağlanabilir. Üçüncüsü ise daha önce ele aldığımız plasebo etkisidir.
Bu yanılgılardan kurtulmanın yolu, tedavi alan hastaları tedavi almayan benzer hastalarla karşılaştırmaktır. Bu fikrin erken bir örneği, on sekizinci yüzyılda bir İngiliz donanma hekiminin denizcilerde yaygın olan iskorbüt hastalığı üzerine yaptığı deneydir. Hekim, hastalığa yakalanmış on iki denizciyi ikişerli gruplara ayırdı ve her gruba farklı bir tedavi uyguladı. Turunçgil meyveleri verilen iki denizci kısa sürede belirgin biçimde iyileşti. Bu basit karşılaştırma, ileride C vitamini eksikliği olarak anlaşılacak bir hastalığın tedavisine ışık tuttu.
Ancak yalnızca karşılaştırma yapmak da yeterli değildir. Eğer hangi hastanın tedavi alacağına hekim karar verirse, farkında olmadan daha umut verici görünen hastaları tedavi grubuna yerleştirebilir. Bu durumda tedavi grubundaki iyi sonuçlar, tedaviden değil, hastaların başlangıçtaki farklılıklarından kaynaklanabilir. Bu sorunu çözmenin en etkili yolu, hastaları gruplara rastgele dağıtmaktır. Rastgele dağıtım, yaş, cinsiyet ya da hastalığın şiddeti gibi bilinen etkenlerin yanı sıra bilinmeyen etkenlerin de gruplar arasında dengeli biçimde dağılmasını sağlar.
Yirminci yüzyılın ortalarında, verem tedavisinde kullanılan bir antibiyotiğin denendiği bir çalışma, rastgele dağıtımın tıpta sistemli olarak kullanıldığı ilk büyük araştırmalardan biri olarak kabul edilir. Bu çalışmanın ardından randomize kontrollü çalışma adı verilen yöntem, yeni tedavilerin değerlendirilmesinde altın standart hâline geldi. Bu yöntemde katılımcılar rastgele olarak tedavi grubuna ya da kontrol grubuna atanır. Kontrol grubu, plasebo ya da mevcut standart tedaviyi alır. Mümkün olduğunda ne hastalar ne de araştırmacılar kimin hangi grupta olduğunu bilir.
Randomize kontrollü çalışmalar, bazı yaygın tedavilerin sanıldığı kadar etkili olmadığını ortaya çıkarmıştır. Örneğin bir dönem kalp krizi geçiren hastalarda düzensiz kalp ritmini baskılamak için kullanılan bazı ilaçların, çalışmalarda ölüm riskini azaltmak yerine artırdığı görülmüştür. Bu ilaçlar, elektrokardiyografideki düzensizlikleri azalttığı için mantıklı görünüyordu. Ancak bir ölçümü iyileştirmek, her zaman hastanın gerçek sağlığını iyileştirmek anlamına gelmiyordu. Bu deneyim, ara ölçümler yerine hastalar için gerçekten önemli olan sonuçlara bakmanın önemini gösterdi.
Bu yöntemin de sınırlılıkları vardır. Randomize kontrollü çalışmalar pahalıdır, uzun sürer ve büyük katılımcı grupları gerektirir. Bazı soruları bu yöntemle araştırmak etik açıdan mümkün değildir. Örneğin sigaranın zararlarını araştırmak için insanları rastgele olarak sigara içen ve içmeyen gruplara ayırmak kabul edilemez. Bu tür sorular, insanları belirli bir süre boyunca izleyen gözlemsel çalışmalarla araştırılır. Ayrıca çalışmalara katılan hastalar, gerçek hayattaki hasta topluluğunu her zaman tam olarak temsil etmeyebilir.
Tek bir çalışmanın sonuçları da her zaman güvenilir değildir. Rastlantı, küçük örneklem ya da araştırma tasarımındaki hatalar yanıltıcı sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle bilim insanları, aynı soruyu araştıran çok sayıda çalışmanın sonuçlarını bir araya getirerek değerlendiren sistematik derleme ve meta analiz gibi yöntemlere başvurur. Kanıta dayalı tıp adı verilen yaklaşım, klinik kararların bu tür en güvenilir kanıtlara, hekimin deneyimine ve hastanın değerlerine birlikte dayandırılmasını önerir.
Kanıta dayalı tıp, hekimlerin kişisel deneyimini değersiz saymaz. Ancak tek bir hekimin gözlemlerinin, yukarıda sayılan yanılgılara karşı savunmasız olduğunu kabul eder. Bir hekimin otuz yıllık deneyimi değerlidir; fakat bu deneyim, binlerce hastayla yapılmış dikkatli bir karşılaştırmanın yerini tutamaz.
Bu yaklaşım, sağlık konusunda karşılaştığımız iddiaları değerlendirmek için de yararlı bir rehberdir. Bir ürünün ya da yöntemin işe yaradığını söyleyen kişisel öyküler ne kadar etkileyici olursa olsun, sistemli karşılaştırmalarla desteklenmediği sürece temkinle yaklaşılmalıdır. Bir şeyin işe yaradığını gösteren en güçlü kanıt, onu kullananlarla kullanmayanların adil biçimde karşılaştırılmasından gelir.