Bir Başkasının Organıyla Yaşamak: Organ Nakli
Bir insanın, bir başka insanın kalbiyle, böbreğiyle ya da karaciğeriyle yaşamını sürdürebilmesi, yüzyıllar boyunca efsanelerin ve masalların konusu olmuştur. Ortaçağdan kalma bazı resimlerde, iki aziz bir hastaya ölmüş bir adamın bacağını naklederken betimlenir. Ancak organ naklinin gerçek bir tedavi yöntemine dönüşmesi ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında mümkün oldu. Bu başarının arkasında yalnızca cerrahi tekniklerdeki ilerlemeler değil, bağışıklık sisteminin işleyişine ilişkin derin bir anlayış da yatmaktadır.
Organ naklinin önündeki ilk büyük engel teknikti. Kan damarlarını birbirine sızdırmaz ve güvenli biçimde dikmek, yirminci yüzyılın başlarına kadar çözülemeyen bir sorundu. Fransız cerrah Alexis Carrel, bu konuda geliştirdiği yöntemlerle bu engeli büyük ölçüde aştı ve Nobel ödülüne layık görüldü. Ancak Carrel'in hayvanlar üzerindeki deneyleri, teknik başarının yeterli olmadığını gösterdi. Bir hayvandan alınıp başka bir hayvana nakledilen organlar, ameliyat kusursuz yapılmış olsa bile birkaç gün ya da hafta içinde işlevini yitiriyordu.
Bu başarısızlığın nedeni, bağışıklık sisteminin nakledilen organı yabancı olarak tanımasıydı. Her insanın hücrelerinin yüzeyinde, kişiye özgü bir kimlik kartı gibi işlev gören moleküller bulunur. Bu moleküllere doku uyum antijenleri adı verilir. Bağışıklık sistemi, kendi kimlik kartını taşımayan hücreleri tehdit olarak algılar ve onlara saldırır. Nakledilen organın hücreleri de farklı bir kimlik kartı taşıdığı için bağışıklık sisteminin hedefi hâline gelir. Bu sürece doku reddi adı verilir.
Bu sorunu aşmanın ilk yolu, genetik olarak birbirinin aynısı olan kişiler arasında nakil yapmaktı. 1954 yılında Boston'da, tek yumurta ikizlerinden birinin böbreği diğerine başarıyla nakledildi. İkizlerin doku uyum antijenleri aynı olduğu için bağışıklık sistemi yeni böbreği yabancı olarak tanımadı. Bu ameliyat, organ naklinin uzun vadede başarılı olabileceğini gösteren ilk örnek olarak tarihe geçti. Ancak hastaların çok azının tek yumurta ikizi olduğu düşünülürse, bu yöntemin uygulama alanı son derece sınırlıydı.
Asıl dönüm noktası, bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların geliştirilmesiyle yaşandı. Bu ilaçlar, bağışıklık sisteminin nakledilen organa saldırmasını engelliyordu. İlk kullanılan ilaçlar etkili olmakla birlikte ciddi yan etkilere yol açıyordu. Yetmişli yıllarda bir toprak mantarından elde edilen bir maddenin, bağışıklık sistemini daha seçici biçimde baskıladığı keşfedildi. Bu ilacın kullanıma girmesi, organ naklinin başarı oranlarını büyük ölçüde artırdı ve nakli dünya genelinde yaygın bir tedavi yöntemine dönüştürdü.
Bağışıklık sistemini baskılamanın da bir bedeli vardır. Nakil yapılan hastalar, organlarının reddedilmemesi için genellikle ömür boyu ilaç kullanmak zorundadır. Bu ilaçlar bağışıklık sistemini zayıflattığı için hastalar enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hâle gelir. Uzun süreli kullanımda bazı başka yan etkiler de ortaya çıkabilir. Bu nedenle hekimler, organı korumaya yetecek ama bağışıklık sistemini gereğinden fazla zayıflatmayacak bir denge kurmaya çalışır.
Nakil başarısını artırmanın bir başka yolu, verici ile alıcı arasındaki doku uyumunu olabildiğince yüksek tutmaktır. Bu nedenle nakil öncesinde kan grubu uyumu ve doku uyum antijenleri ayrıntılı biçimde incelenir. Kardeşler ve diğer yakın akrabalar, genetik benzerlikleri nedeniyle genellikle daha uyumlu vericilerdir. Ancak günümüzde ilaçların gelişmesiyle birlikte, akraba olmayan kişiler arasında da başarılı nakiller yapılabilmektedir.
Organ naklinin en büyük sorunlarından biri, organ arzının ihtiyacı karşılayamamasıdır. Dünyanın pek çok ülkesinde binlerce hasta, nakil için uzun süre beklemek zorunda kalır ve bir kısmı uygun organ bulunamadan hayatını kaybeder. Böbrek ve karaciğerin bir bölümü gibi bazı organlar canlı vericilerden alınabilir. Kalp ve akciğer gibi organlar ise yalnızca beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden, ailelerinin onayıyla alınabilir. Organ bağışının artırılması, bu nedenle pek çok ülkenin sağlık politikasında önemli bir yer tutar.
Organ naklinin yaygınlaşması, beraberinde önemli etik sorular da getirmiştir. Beyin ölümünün tanımlanması, organların adil biçimde dağıtılması ve organ ticaretinin önlenmesi bu soruların başında gelir. Pek çok ülkede organların satılması yasaktır ve organ dağıtımı, tıbbi aciliyet, doku uyumu ve bekleme süresi gibi ölçütlere göre merkezi sistemlerle yapılır. Bu düzenlemeler, hayat kurtaran bu tedavinin istismar edilmesini önlemeyi amaçlar.
Bilim insanları organ yetersizliği sorununa farklı çözümler aramaktadır. Bunlardan biri, genetik olarak değiştirilmiş domuzlardan elde edilen organların insanlara nakledilmesidir. Bu alanda son yıllarda dikkat çekici deneysel girişimler yapılmıştır. Bir başka yaklaşım ise kök hücrelerden ya da üç boyutlu biyolojik yazıcılardan yararlanarak laboratuvarda organ üretmektir. Bu yöntemler henüz rutin uygulamanın uzağında olsa da gelecekte organ bekleme listelerini kısaltabileceği umut edilmektedir.
Organ nakli, cerrahi ustalığın, bağışıklık biliminin ve insan dayanışmasının buluştuğu bir alandır. Her başarılı naklin arkasında, bir yanda yıllar süren bilimsel çalışmalar, öte yanda kendi kaybının ortasında bir başkasına yaşam armağan etmeyi seçen bağışçılar ve aileler bulunur.