Ağrısız Ameliyatın Doğuşu: Anestezi
On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar ameliyat olmak, insanın yaşayabileceği en korkunç deneyimlerden biriydi. Hastalar tamamen bilinçli bir hâlde, birkaç güçlü yardımcının onları masaya bastırmasıyla ameliyat edilirdi. Bu nedenle cerrahların en çok değer verilen özelliği hızdı. Bazı ünlü cerrahların bir bacağı birkaç dakika içinde kesebildiği anlatılır. Hız, hastanın çektiği acıyı kısaltmanın tek yoluydu. Pek çok hasta, ağrının korkusuyla hayati önem taşıyan ameliyatlardan kaçıyor ya da ameliyat sırasında yaşadığı şok nedeniyle hayatını kaybediyordu.
Ağrıyı hafifletmek için tarih boyunca çeşitli yöntemler denenmişti. Alkol, afyon ve bazı bitki özleri, hastaların acıyı biraz daha az hissetmesini sağlamak için kullanılıyordu. Ancak bu yöntemlerin hiçbiri, büyük bir ameliyat sırasında güvenilir biçimde bilinci ortadan kaldıramıyordu. Ayrıca doz ayarlamak çok zordu; etkili olacak kadar yüksek dozlar çoğu zaman hasta için tehlikeliydi. Ağrısız cerrahi, yüzyıllar boyunca ulaşılamaz bir hayal olarak kaldı.
Bu hayalin gerçeğe dönüşmesinde, ilginç biçimde eğlence amaçlı kullanılan bazı gazlar rol oynadı. On dokuzuncu yüzyılın başlarında güldürücü gaz olarak bilinen azot protoksit, halka açık gösterilerde insanları neşelendirmek için kullanılıyordu. Bu gösterilerden birini izleyen Amerikalı bir diş hekimi, gazı soluyan bir kişinin bacağını sertçe yaralamasına karşın hiç acı hissetmiyormuş gibi davrandığını fark etti. Bu gözlemden yola çıkan diş hekimi, kendi dişini bu gazın etkisi altında çektirdi ve hiç ağrı hissetmediğini bildirdi.
Ancak bu gazın tıp çevrelerine tanıtılması başarısız oldu. Boston'da yapılan halka açık bir gösteride hasta, gazın etkisinin yetersiz kalması nedeniyle bağırdı ve izleyiciler deneyi bir sahtekârlık olarak değerlendirdi. Asıl dönüm noktası, 1846 yılında yine Boston'da, Massachusetts Genel Hastanesi'nde gerçekleşti. Bir diş hekimi, eter adlı bir sıvının buharını soluttuğu bir hastanın boynundaki bir tümörün, cerrah tarafından hasta hiçbir acı belirtisi göstermeden çıkarılmasını sağladı. Ameliyat sonrasında cerrahın izleyicilere, bunun bir aldatmaca olmadığını söylediği aktarılır.
Bu olayın haberi kısa sürede Atlantik'i aştı ve birkaç ay içinde Avrupa'nın pek çok hastanesinde eter kullanılmaya başlandı. Ertesi yıl İskoç bir hekim, kloroform adlı başka bir maddenin de benzer etkiye sahip olduğunu gösterdi. Kloroform, eterin yanıcılığı ve rahatsız edici kokusu gibi bazı sorunlarını taşımıyordu. Kraliçe Victoria'nın bir doğumu sırasında kloroform kullanılması, bu uygulamanın toplumda kabul görmesine önemli bir katkı sağladı. Daha önce doğum ağrısının giderilmesine dinî ve ahlaki gerekçelerle karşı çıkanların sesi giderek kısıldı.
Anestezinin yaygınlaşması, cerrahinin doğasını kökten değiştirdi. Artık cerrahlar hızla çalışmak zorunda değildi. Daha uzun, daha dikkatli ve daha karmaşık ameliyatlar yapılabiliyordu. Karın boşluğu, göğüs kafesi ve sonraki yıllarda beyin gibi daha önce neredeyse hiç müdahale edilemeyen bölgelerde ameliyatlar mümkün hâle geldi. Ancak anestezinin ilk yıllarında ameliyat sonrası enfeksiyonlar hâlâ büyük bir sorundu. Antiseptik yöntemlerin gelişmesiyle birlikte cerrahi, gerçekten güvenli bir tedavi yöntemine dönüşmeye başladı.
Anestezinin keşfi, ne yazık ki onu ortaya çıkaranlar arasında acı bir anlaşmazlığa da yol açtı. Keşfin kime ait olduğu konusunda birkaç kişi hak iddia etti. Bu tartışmalar uzun yıllar sürdü ve keşifte rol oynayan kişilerin bazılarının yaşamı mutsuz biçimde sona erdi. İnsanlığa bu kadar büyük bir iyilik getiren bir buluşun, sahiplerine bu denli sıkıntı yaşatması tarihin ironilerinden biri olarak kabul edilir.
Bugün anestezi, kendi başına geniş bir tıp uzmanlık alanıdır. Modern anestezide artık tek bir madde yerine, her biri farklı bir işlevi yerine getiren birden fazla ilaç bir arada kullanılır. Bazı ilaçlar bilinci ortadan kaldırırken, bazıları ağrıyı engeller, bazıları ise kasların gevşemesini sağlar. Anestezi uzmanları ameliyat boyunca hastanın kalp atışını, kan basıncını, solunumunu ve kandaki oksijen düzeyini sürekli izler ve ilaçların dozunu anlık olarak ayarlar.
Bütün anestezi türleri bilinci ortadan kaldırmaz. Bölgesel anestezide, yalnızca bedenin belirli bir bölümünden gelen ağrı sinyalleri engellenir ve hasta uyanık kalabilir. Diş hekimlerinin kullandığı lokal anestezi bunun en tanıdık örneğidir. Doğumda sıkça kullanılan ve omuriliğin çevresine yapılan anestezi ise annenin doğum sırasında bilinçli kalmasına izin verirken ağrıyı büyük ölçüde azaltır.
İlginç biçimde, genel anestezinin bilinci tam olarak nasıl ortadan kaldırdığı hâlâ tamamen anlaşılmış değildir. Anestezik maddelerin sinir hücrelerinin zarındaki bazı proteinler üzerinde etkili olduğu bilinmektedir; ancak bu etkinin bilincin kaybolmasına nasıl yol açtığı, bilinçle ilgili temel sorularla bağlantılı olduğu için araştırılmaya devam etmektedir. Her gün milyonlarca kez güvenle kullanılan bir yöntemin temel mekanizmasının hâlâ tam olarak çözülememiş olması, bilimin ne kadar ilginç sorularla dolu olduğunu gösterir.
Anestezinin bulunuşu, modern tıbbın en büyük kazanımlarından biridir. Bugün bir ameliyatın ağrısız geçeceğini neredeyse doğal kabul ediyoruz. Oysa bu güven, yüzyıllar boyunca hayal edilen ve ancak cesur denemeler, dikkatli gözlemler ve zaman zaman da başarısızlıklar sonucunda ulaşılan bir hedefin ürünüdür.