← Tıp ve Sağlık

Yaşayan İskelet: Kemiklerin Gizli Yaşamı

Bir müzede sergilenen iskelete ya da bir biyoloji laboratuvarındaki plastik modele baktığımızda, kemikler bize sert, kuru ve cansız yapılar gibi görünür. Bu nedenle pek çok kişi kemikleri, bedeni ayakta tutan durağan bir iskele olarak düşünür. Oysa canlı bir bedendeki kemikler, sürekli olarak yıkılıp yeniden yapılan, kan damarları ve sinirlerle donatılmış, son derece etkin dokulardır. Kemikler, yalnızca bedeni taşımakla kalmaz; kan hücrelerinin üretiminden mineral dengesinin korunmasına kadar pek çok hayati görevi de üstlenir.

Kemiğin yapısı, sağlamlık ile esneklik arasında akıllıca kurulmuş bir dengeye dayanır. Kemik dokusunun önemli bir kısmı, kolajen adı verilen esnek bir protein ağından oluşur. Bu ağın üzerinde, kalsiyum ve fosfattan oluşan sert mineral kristalleri biriker. Kolajen kemiğe esneklik kazandırarak darbeler karşısında kırılmasını zorlaştırır; mineraller ise ona sertlik ve dayanıklılık verir. Bu yapı, demir çubuklarla güçlendirilmiş betona benzetilebilir. Yalnızca minerallerden oluşan bir kemik cam gibi kırılgan, yalnızca kolajenden oluşan bir kemik ise lastik gibi esnek olurdu.

Kemikler, dışarıdan bakıldığında tek parça gibi görünse de iç yapıları farklı katmanlardan oluşur. Dış katmanı oluşturan sıkı kemik dokusu yoğun ve serttir. İç kısımda ise süngerimsi kemik adı verilen, ince kemik çubuklarından oluşan bir ağ bulunur. Bu süngerimsi yapı, kemiğin ağırlığını azaltırken sağlamlığından fazla ödün vermemesini sağlar. Kemik çubuklarının, kemiğe binen yüklerin doğrultusuna göre dizildiği gözlenmiştir. Bu düzen, mühendislerin köprü ve kule tasarımında kullandığı ilkeleri andırır.

Kemiklerin en dikkat çekici özelliği, yaşam boyu sürekli olarak yenilenmesidir. Kemik dokusunda iki tür hücre bu yenilenmeden sorumludur. Osteoklast adı verilen hücreler eski ya da hasar görmüş kemik dokusunu yıkarken, osteoblast adı verilen hücreler yeni kemik dokusu üretir. Bu iki hücre türünün uyum içinde çalışması sayesinde yetişkin bir insanın iskeleti, yaklaşık on yıllık bir sürede neredeyse tamamen yenilenir. Bu sürekli yenilenme, kemikte oluşan küçük çatlakların onarılmasını ve kemiğin değişen ihtiyaçlara uyum sağlamasını mümkün kılar.

Kemiklerin uyum yeteneği, on dokuzuncu yüzyılda Alman bir cerrahın adıyla anılan bir ilkeyle açıklanır. Bu ilkeye göre kemik, kendisine binen yüke göre biçimlenir. Düzenli olarak yük taşıyan kemikler güçlenir, yükten yoksun kalan kemikler ise zayıflar. Tenis oyuncularının raket tutan kollarındaki kemiklerin diğer kollarına göre belirgin biçimde daha kalın olduğu gözlenmiştir. Buna karşın uzun süre uzayda kalan astronotlar, yerçekiminin azalması nedeniyle önemli miktarda kemik kaybı yaşar.

Kemikler, bedenin kalsiyum deposu işlevini de görür. Kalsiyum, kas kasılması, sinir iletimi ve kanın pıhtılaşması gibi pek çok hayati süreç için gereklidir. Kandaki kalsiyum düzeyinin oldukça dar bir aralıkta tutulması gerekir. Kandaki kalsiyum azaldığında, bazı hormonlar kemiklerden kalsiyum salınmasını sağlar. Kalsiyum fazla olduğunda ise kemiklerde depolanır. Bu nedenle beslenmeyle yeterli kalsiyum alınmadığında, vücut kandaki düzeyi korumak için kemiklerdeki kalsiyuma başvurur ve kemikler zamanla zayıflayabilir.

Kemiklerin içindeki kemik iliği ise bedenin kan üretim merkezidir. Özellikle leğen kemiği, göğüs kemiği ve omurlar gibi kemiklerin içindeki kırmızı kemik iliği, her gün milyarlarca yeni kan hücresi üretir. Kırmızı kan hücreleri, bağışıklık sisteminin bir parçası olan akyuvarlar ve kanın pıhtılaşmasını sağlayan kan pulcukları burada oluşur. Yaş ilerledikçe uzun kemiklerin içindeki kırmızı ilik, yerini büyük ölçüde yağ dokusundan oluşan sarı iliğe bırakır.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, kemiklerin bir tür hormon üreten organ olarak da çalışabileceğini göstermiştir. Kemik hücrelerinin salgıladığı bazı maddelerin, kan şekeri düzenlemesi ve enerji dengesi gibi süreçleri etkileyebileceği öne sürülmektedir. Bu bulgular, kemiklerin bedendeki diğer organlarla sanıldığından çok daha yakın bir iletişim içinde olduğunu düşündürmektedir.

Kemik kütlesi, genellikle yirmili yaşların sonu ile otuzlu yaşların başında en yüksek düzeyine ulaşır. Bu yaşa kadar biriktirilen kemik kütlesi, ileriki yaşlardaki kemik sağlığı açısından bir tür birikim hesabı gibidir. Yaş ilerledikçe kemik yıkımı yapımını geçmeye başlar ve kemik kütlesi yavaş yavaş azalır. Bu azalmanın aşırı olduğu durumlarda, kemiklerin kolayca kırılabildiği osteoporoz adı verilen tablo ortaya çıkar. Özellikle menopoz sonrasında kadınlarda kemik kaybı hızlanabilir.

Kemik sağlığını korumak için gençlik yıllarında atılacak adımlar büyük önem taşır. Kalsiyum ve D vitamini açısından yeterli beslenme, düzenli fiziksel etkinlik ve özellikle yürüyüş, koşu ve atlama gibi kemiklere yük bindiren egzersizler, güçlü bir iskeletin temelini oluşturur. Sigara ve aşırı alkol kullanımının ise kemik sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir.

İskeletimiz, bir müzedeki sessiz yapılardan çok farklıdır. Her gün yıkılıp yeniden yapılan, yaşam tarzımıza tepki veren ve bedenin pek çok sistemiyle sürekli iletişim içinde olan canlı bir organdır.

Okuduğunu sına

ÖSYM tarzı
Soru 1Bu metinde kemiğin yapısının "demir çubuklarla güçlendirilmiş betona" benzetilmesinin nedeni aşağıdakilerden hangisidir?
Soru 2Bu metinden aşağıdakilerin hangisine ulaşılabilir?