Kulaktan Kulağa: Söylentinin Sosyolojisi
Çocukken oynadığımız "kulaktan kulağa" oyununu hatırlayalım. Bir cümle, sıradaki kişinin kulağına fısıldanır; o da duyduğunu bir sonrakine iletir. Cümle sıranın sonuna ulaştığında, çoğu zaman başlangıçtaki hâlinden tamamen farklı, bazen gülünç bir biçime dönüşmüştür. Bu basit oyun, toplumsal yaşamın önemli bir olgusunun, söylentinin nasıl yayıldığını ve dönüştüğünü anlamamıza yardımcı olur.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'da hızla yayılan söylentiler, psikologlar Gordon Allport ve Leo Postman'ın dikkatini çekti. Savaş dönemi, belirsizliğin, kaygının ve bilgi eksikliğinin yoğun olduğu bir dönemdi. İnsanlar, cephedeki durum, kıtlıklar ve düşman faaliyetleri hakkında sayısız söylenti üretiyor ve yayıyordu. Allport ve Postman, 1947'de yayımladıkları çalışmada söylentinin işleyişine dair bir formül önerdi.
Bu formüle göre bir söylentinin yayılma gücü, iki etkenin bir araya gelmesiyle belirlenir: konunun insanlar için ne kadar önemli olduğu ve konuyla ilgili ne kadar belirsizlik bulunduğu. İnsanları ilgilendirmeyen bir konuda söylenti yayılmaz. Doğru ve güvenilir bilginin kolayca bulunabildiği bir konuda da söylentiye pek ihtiyaç duyulmaz. Ancak önemli bir konuda bilgi eksik ya da belirsiz olduğunda, insanlar boşlukları söylentilerle doldurur.
Allport ve Postman, söylentilerin aktarım sırasında nasıl değiştiğini de deneylerle incelediler. Katılımcılardan birine bir resim gösteriliyor, o kişi resmi bir başkasına anlatıyor, o da duyduğunu bir sonrakine aktarıyordu. Araştırmacılar, bu süreçte üç temel değişimin gerçekleştiğini gözlemledi. Birincisi "düzleşme"dir: Ayrıntılar giderek kaybolur ve hikâye kısalır. İkincisi "keskinleşme"dir: Geriye kalan birkaç ayrıntı vurgulanır ve abartılır. Üçüncüsü ise "özümseme"dir: Hikâye, aktaranların beklentilerine, önyargılarına ve kalıp yargılarına uygun biçimde yeniden şekillenir.
Özellikle özümseme süreci, söylentilerin toplumsal önyargılarla nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Deneylerde katılımcıların, resimdeki bazı ayrıntıları kendi önyargılarına uygun biçimde değiştirdiği görüldü. Bu durum, söylentilerin yalnızca bilgi taşımadığını, aynı zamanda toplumun korkularını, kaygılarını ve önyargılarını da yansıttığını ve güçlendirdiğini ortaya koyar.
Sosyologlar, söylentinin her zaman yanlış bilgi anlamına gelmediğini de vurgular. Söylenti, doğrulanmamış bilgidir; doğru da çıkabilir, yanlış da. Bazı sosyologlar söylentiyi, belirsiz durumlarda toplulukların ortak bir anlam oluşturmaya çalıştığı bir "kolektif yorumlama" süreci olarak görür. Resmî kaynakların yetersiz kaldığı ya da güvenilmez bulunduğu durumlarda, söylentiler bir tür alternatif haber ağı işlevi görebilir.
Ne var ki dijital çağ, söylentilerin yayılma hızını ve etkisini olağanüstü artırdı. Bir paylaşım birkaç saat içinde milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Araştırmalar, yanlış bilgilerin sosyal medyada doğru bilgilerden daha hızlı ve daha geniş bir kitleye yayılabildiğini gösteriyor. Yanlış bilgiler genellikle daha şaşırtıcı, daha duygusal ve daha yeni göründüğü için insanların ilgisini daha çok çeker.
Allport ve Postman'ın formülü, söylentilerle mücadelenin yolunu da gösterir. Söylentinin gücü belirsizlikten beslendiğine göre, en etkili çözüm zamanında, açık ve güvenilir bilgi sağlamaktır. Bireysel düzeyde ise bir bilgiyi paylaşmadan önce durup kaynağını sorgulamak, kulaktan kulağa oyununun zincirini kırmanın en basit yoludur.