Toplumu Bir Arada Tutan Bağlar: Durkheim ve Dayanışma
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa, hızlı bir dönüşüm yaşıyordu. Köylerden kentlere göç eden insanlar, fabrikalarda çalışmaya başlıyor; yüzyıllardır süren gelenekler ve topluluk bağları çözülüyordu. Fransız düşünür Émile Durkheim, bu değişimin ortasında temel bir soru sordu: Bu kadar farklı işler yapan, birbirini tanımayan milyonlarca insanı bir arada tutan şey nedir?
Durkheim, sosyolojinin bağımsız bir bilim dalı olarak kurulmasında öncü rol oynayan isimlerden biridir. Ona göre toplum, bireylerin basit bir toplamı değildi. Toplumda, bireylerin dışında var olan ve onların davranışlarını biçimlendiren "toplumsal olgular" bulunuyordu. Dil, hukuk, gelenekler ve ahlaki kurallar bu olgulara örnektir. Bir insan doğduğunda bu kurallar zaten vardır ve o, bunları öğrenerek toplumun bir üyesi hâline gelir.
Durkheim, 1893'te yayımlanan "Toplumsal İşbölümü Üzerine" adlı eserinde iki farklı dayanışma biçimi tanımladı. Geleneksel ve küçük topluluklarda insanlar büyük ölçüde benzer işler yapar, benzer inançları paylaşır ve benzer bir yaşam sürer. Durkheim, bu benzerlik üzerine kurulu birlikteliği "mekanik dayanışma" olarak adlandırdı. Bu toplumlarda bireyler, adeta bir makinenin birbirine benzeyen parçaları gibi bir aradadır ve ortak bilinç son derece güçlüdür.
Modern toplumlarda ise durum farklıdır. İnsanlar çok farklı işlerde uzmanlaşır: Biri hekimdir, biri fırıncı, biri mühendis, biri öğretmen. Bu farklılık, insanları birbirine daha bağımlı hâle getirir. Fırıncı hekime, hekim fırıncıya, ikisi de öğretmene ihtiyaç duyar. Durkheim, bu karşılıklı bağımlılığa dayanan birlikteliği "organik dayanışma" olarak adlandırdı. Bu benzetme, farklı görevler üstlenen ama birlikte çalışarak bir canlıyı ayakta tutan organlardan esinlenmişti.
Durkheim'a göre geleneksel toplumdan modern topluma geçiş, sorunsuz bir süreç değildi. Eski kurallar ve değerler zayıfladığında, yerlerine henüz yenileri oluşmamış olabilirdi. Bu durumda insanlar, neyin doğru ve neyin yanlış olduğu, neyi isteyip neyi istememeleri gerektiği konusunda bir belirsizlik yaşar. Durkheim bu kuralsızlık durumunu "anomi" olarak adlandırdı. Anomi, özellikle hızlı ekonomik değişim dönemlerinde, ani zenginleşme ya da yoksullaşma yaşandığında ortaya çıkabilir.
Durkheim'ın bu kavramı açıklamak için verdiği örneklerden biri, insan isteklerinin sınırsızlığıdır. Durkheim'a göre insan arzuları doğası gereği sınırsızdır ve bir dış düzenleyici olmadan hiçbir zaman tatmin olmaz. Toplumun kuralları, bu arzulara sınır çizerek insanlara bir denge ve huzur sağlar. Bu sınırlar ortadan kalktığında ise insanlar sürekli bir doyumsuzluk ve hayal kırıklığı içine düşebilir.
Durkheim, eğitime de büyük önem verdi. Ona göre okul, çocuklara yalnızca bilgi kazandırmakla kalmaz, onları toplumun ortak değerleriyle tanıştırarak toplumsal birliğin sürmesine katkıda bulunur. Bu nedenle eğitim, bireysel gelişimin olduğu kadar toplumsal dayanışmanın da bir aracıdır.
Durkheim'ın fikirleri, sosyolojinin temel kavramlarını şekillendirdi. Bugün hızla değişen dünyamızda yaşanan değer belirsizlikleri, toplumsal bağların zayıflaması ve bireylerin yalnızlaşması üzerine yapılan tartışmalar, onun yüz yılı aşkın bir süre önce sorduğu sorularla hâlâ yakından ilişkilidir.