Herkesin Malı, Kimsenin Malı: Ortak Malların Trajedisi
Bir köyün ortak otlağını düşünelim. Bu otlakta köyün bütün çobanları hayvanlarını otlatabiliyor. Her çoban, sürüsüne bir hayvan daha ekleyerek daha fazla kazanç elde edebileceğini düşünür. Ek hayvanın sağladığı kazancın tamamı o çobana aittir; ama otlağın aşırı kullanılmasından doğan zarar bütün çobanlar arasında paylaşılır. Bu durumda her çoban, sürüsünü büyütmeye devam eder. Sonunda otlak, aşırı otlatma nedeniyle çorak bir toprağa dönüşür ve herkes zarar görür.
Bu senaryo, Amerikalı ekolojist Garrett Hardin'in 1968'de yayımladığı ve büyük yankı uyandıran bir makalede "ortak malların trajedisi" olarak adlandırıldı. Hardin, herkesin kullanımına açık olan ama kimsenin sahibi olmadığı kaynakların, bireylerin kendi çıkarlarını gözetmesi nedeniyle kaçınılmaz olarak tükeneceğini ileri sürdü. Bu düşünce, aşırı avlanma, ormanların yok edilmesi, yer altı sularının tükenmesi ve hava kirliliği gibi pek çok çevre sorununu açıklamak için kullanıldı.
Hardin'e göre bu trajediden kurtulmanın iki temel yolu vardı. Ya ortak kaynaklar özelleştirilecek ve her parça belirli bir sahibe verilecekti ya da devlet, bu kaynakların kullanımını sıkı kurallarla düzenleyecekti. Bu iki yaklaşım, sonraki on yıllarda pek çok çevre politikasına yön verdi.
Ancak Amerikalı siyaset bilimci Elinor Ostrom, Hardin'in bu kötümser görüşüne önemli bir itiraz yöneltti. Ostrom, dünyanın farklı yerlerinde yüzyıllardır ortak kaynakları başarıyla yöneten toplulukları inceledi. İsviçre Alplerindeki ortak otlaklar, Japonya'daki ortak ormanlar, İspanya'daki sulama sistemleri ve Türkiye'deki bazı balıkçı toplulukları, onun incelediği örnekler arasındaydı. Ostrom'un çalışmalarında, Alanya'daki balıkçıların av yerlerini kura ve sıra sistemiyle paylaşarak hem çatışmaları önledikleri hem de kaynağı korudukları anlatılır.
Ostrom, başarılı topluluklarda bazı ortak özellikler buldu. Bu topluluklarda kaynağı kimlerin kullanabileceği açıkça belirlenmişti. Kurallar, yerel koşullara uygundu ve kaynağı kullananlar bu kuralların belirlenmesine katılabiliyordu. Kurallara uyulup uyulmadığı izleniyor ve kuralları çiğneyenlere, önce hafif, sonra giderek ağırlaşan yaptırımlar uygulanıyordu. Ayrıca anlaşmazlıkları çözmek için kolayca ulaşılabilen yollar vardı.
Ostrom'un çalışmaları, ortak kaynakların yönetiminde yalnızca devlet ve piyasa arasında bir seçim yapmak zorunda olmadığımızı, toplulukların kendi kendini yönetme kapasitesinin de güçlü bir alternatif olabileceğini gösterdi. Ostrom, bu çalışmalarıyla 2009'da Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanan ilk kadın oldu.
Bugün iklim değişikliği gibi küresel sorunlar, ortak malların trajedisinin en büyük ölçekli örneği olarak görülmektedir. Atmosfer, bütün insanlığın ortak malıdır. Bu sorunun çözümü, belki de Ostrom'un yerel topluluklarda gözlemlediği güven, iletişim ve ortak kurallar oluşturma becerisini küresel ölçekte uygulayabilmemize bağlıdır.