Karanlıkta Parlayan Elementler: Marie Curie ve Radyoaktivite
1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel, uranyum tuzlarının fotoğraf plakalarını karartabildiğini keşfetti. Becquerel başlangıçta bu etkinin, güneş ışığının uranyum tuzlarını uyarmasıyla ortaya çıktığını düşünüyordu. Ancak bulutlu günlerde çekmecede bekletilen plakaların da karardığını görünce, uranyumun hiçbir dış etkiye ihtiyaç duymadan kendiliğinden bir tür ışın yaydığını anladı. Bu tuhaf olgu, Paris'te doktora konusu arayan genç bir Polonyalı kadın bilim insanının dikkatini çekti. Onun adı Maria Skłodowska, bugün bilinen adıyla Marie Curie'ydi.
Marie Curie'nin yaşam öyküsü, bilim tarihinin en etkileyici öykülerinden biridir. Rus egemenliği altındaki Varşova'da doğan Marie, o dönemde kadınların üniversiteye kabul edilmediği bir ortamda yetişti. Gizli olarak düzenlenen derslere katıldı ve yıllarca mürebbiye olarak çalışarak para biriktirdi. Sonunda Paris'e giderek Sorbonne Üniversitesi'nde fizik ve matematik eğitimi aldı. Burada Fransız fizikçi Pierre Curie ile tanıştı ve evlendi. Çift, bilimsel çalışmalarını da birlikte sürdürdü.
Marie Curie, uranyum ışınlarını sistematik bir biçimde incelemeye başladı. Pierre Curie ve kardeşinin geliştirdiği hassas bir ölçüm aletini kullanarak farklı maddelerin yaydığı ışınların şiddetini ölçtü. Bu ölçümler sonucunda ışınların şiddetinin, maddedeki uranyum miktarıyla orantılı olduğunu ve uranyumun hangi kimyasal bileşikte bulunduğundan bağımsız olduğunu gösterdi. Bu bulgu, ışınların kaynağının moleküller arasındaki kimyasal tepkimeler değil, atomun kendisi olduğunu düşündürüyordu. Marie Curie, bu olguya radyoaktivite adını verdi.
Curie'nin çalışmalarındaki dönüm noktası, uranyum cevheri olan zift blendinin, içerdiği uranyum miktarından beklenenden çok daha güçlü ışınlar yaydığını fark etmesiydi. Bu durum, cevherin içinde uranyumdan çok daha radyoaktif ve henüz bilinmeyen bir element bulunabileceğini gösteriyordu. Curie çifti, bu bilinmeyen elementi bulmak için tonlarca cevheri işlemeye başladı. 1898 yılında iki yeni element keşfettiklerini açıkladılar. Bunlardan birine Marie'nin anavatanı Polonya'nın onuruna polonyum, diğerine ise ışın anlamına gelen Latince kelimeden türeterek radyum adını verdiler.
Bu keşfi kanıtlamak, son derece zahmetli bir çalışma gerektirdi. Radyumun cevherdeki miktarı o kadar azdı ki, saf radyum elde etmek için tonlarca zift blendinin işlenmesi gerekiyordu. Curie çifti, bu çalışmayı uygun bir laboratuvarı bile olmayan, yağmurda su sızdıran eski bir barakada yürüttü. Marie, kendi boyundan uzun demir çubuklarla, kaynayan kazanlardaki cevher karışımlarını saatlerce karıştırdı. Yaklaşık dört yıl süren bu çalışmanın sonunda, bir gramın çok küçük bir kesrine karşılık gelen saf radyum klorür elde etmeyi başardılar.
1903 yılında Nobel Fizik Ödülü, radyoaktivite üzerine yaptıkları çalışmalar nedeniyle Becquerel ile Curie çifti arasında paylaştırıldı. Marie Curie, Nobel ödülü kazanan ilk kadın oldu. Ödül komitesinin başlangıçta yalnızca erkek bilim insanlarını aday gösterdiği, Pierre Curie'nin itirazı üzerine Marie'nin de ödüle dâhil edildiği aktarılır. 1906 yılında Pierre Curie, Paris'te bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Marie, bu büyük kayba karşın çalışmalarını sürdürdü ve Sorbonne'da kocasının yerine profesör olarak atanan ilk kadın oldu.
1911 yılında Marie Curie, radyum ve polonyumu keşfetmesi ve radyumu saf olarak elde etmesi nedeniyle bu kez Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Böylece iki farklı bilim dalında Nobel ödülü kazanan ilk kişi oldu. Bu başarıya karşın Curie, özel yaşamıyla ilgili olarak basında yoğun bir karalama kampanyasıyla karşılaştı. Yabancı olması ve kadın olması, bu saldırıların önemli bir nedeniydi. Curie, bu zorluklara rağmen bilimsel çalışmalarından vazgeçmedi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Marie Curie, bilgisini doğrudan insanlara yardım etmek için kullandı. Yaralı askerlerin vücudundaki mermi parçalarını ve kırıkları görebilmek için X ışını cihazlarıyla donatılmış seyyar araçlar düzenledi. Halk arasında küçük Curie'ler olarak adlandırılan bu araçlar, cephe hattına yakın yerlerde binlerce askerin muayene edilmesini sağladı. Curie, bu araçlarda görev alacak kadınlara radyoloji eğitimi verdi ve zaman zaman araçları bizzat kendisi kullandı.
Radyoaktivitenin keşfi, bilim dünyasında köklü değişikliklere yol açtı. Atomların bölünemez ve değişmez yapılar olduğu düşüncesi yıkıldı. Radyoaktif elementlerin ışın yayarak başka elementlere dönüşebildiği anlaşıldı. Bu bulgular, atomun iç yapısına yönelik araştırmaların ve nükleer fiziğin doğmasının yolunu açtı. Radyoaktivite tıpta da önemli uygulamalar buldu. Işın tedavisi, kanser hücrelerini yok etmek için radyoaktif maddelerin yaydığı ışınlardan yararlanır.
Ancak radyoaktivitenin tehlikeleri, başlangıçta yeterince anlaşılmamıştı. Curie, yıllarca radyoaktif maddelerle korunmasız biçimde çalıştı. Radyum içeren tüpleri cebinde taşıdığı ve masasının çekmecesinde sakladığı bilinmektedir. Uzun süreli radyasyona maruz kalmak sağlığını ciddi biçimde bozdu. Marie Curie, 1934 yılında, büyük olasılıkla radyasyonla ilişkili bir kan hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Laboratuvar defterlerinin bugün bile radyoaktif olduğu ve özel önlemler alınarak saklandığı bilinmektedir.
Marie Curie'nin mirası, yalnızca bilimsel keşifleriyle sınırlı değildir. Önyargılarla dolu bir dünyada kadınların bilimdeki yerini kanıtlayan öncü bir figür olarak kuşaklara ilham vermeye devam etmektedir. Kızı Irène Joliot-Curie de eşiyle birlikte yapay radyoaktiviteyi keşfederek Nobel ödülü kazanmış ve ailenin bilimsel mirasını sürdürmüştür.