İlk Bağlar: Bağlanma Kuramı
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa'da binlerce çocuk, ailelerini kaybetmiş ya da onlardan ayrılmış olarak yetimhanelerde ve bakım kurumlarında büyüyordu. Bu çocukların pek çoğu yeterli beslenme ve barınma imkânlarına sahip olmasına rağmen duygusal ve gelişimsel sorunlar yaşıyordu. İngiliz psikiyatrist John Bowlby, bu çocuklar üzerine yaptığı çalışmalardan yola çıkarak önemli bir soru sordu: Bir çocuğun sağlıklı gelişimi için temel fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması yeterli midir?
Bowlby'nin yanıtı açıktı: Hayır. Ona göre bebekler, kendilerine bakan kişilerle duygusal bir bağ kurmaya biyolojik olarak yatkın doğar. Bu bağ, yalnızca beslenme ihtiyacının bir sonucu değil, kendi başına temel bir ihtiyaçtır. Bowlby'nin "bağlanma kuramı" adını verdiği bu yaklaşım, bebeğin bakım veren kişiyle kurduğu ilişkinin, onun sonraki duygusal gelişiminin temelini oluşturduğunu savunur.
O dönemde yaygın olan görüş, bebeklerin annelerine onları besledikleri için bağlandığıydı. Amerikalı psikolog Harry Harlow'un yavru maymunlarla yaptığı deneyler, bu görüşü sarstı. Harlow, yavru maymunları iki yapay "anne" ile büyüttü. Birincisi tel örgüden yapılmıştı ama süt veren bir biberon taşıyordu. İkincisi yumuşak bir kumaşla kaplıydı ama süt vermiyordu. Yavrular yalnızca beslenmek için tel anneye gidiyor, zamanlarının büyük kısmını kumaş annenin yanında geçiriyordu. Korktuklarında da kumaş anneye sarılıyorlardı. Bu deneyler bilimsel açıdan çarpıcı olsa da yavru maymunlara çektirdikleri acı nedeniyle bugün etik açıdan ağır biçimde eleştirilmektedir.
Bowlby'nin kuramını deneysel olarak geliştiren isim, Kanadalı-Amerikalı psikolog Mary Ainsworth oldu. Ainsworth, "yabancı durum" adını verdiği bir gözlem yöntemi geliştirdi. Bu yöntemde bir yaş civarındaki bebekler, anneleriyle birlikte oyuncaklarla dolu bir odaya alınıyor, ardından odaya bir yabancı giriyor, anne kısa bir süreliğine odadan çıkıyor ve sonra geri dönüyordu. Araştırmacılar, bebeklerin özellikle annenin ayrılışına ve dönüşüne verdiği tepkileri inceledi.
Ainsworth, bu gözlemlerden farklı bağlanma örüntüleri tanımladı. Güvenli bağlanan bebekler, anneleri yanındayken odayı rahatça keşfediyor, anneleri ayrıldığında üzülüyor, döndüğünde ise onunla temas kurarak hızla sakinleşiyordu. Bazı bebekler annelerinin ayrılışına ve dönüşüne belirgin bir tepki göstermiyor, hatta dönüşünde ondan uzak duruyordu. Bazıları ise anne dönüşünde hem yakınlık arıyor hem de öfkeli davranıyor, kolay kolay sakinleşemiyordu. Bu örüntüler, bebeklerin bakım veren kişinin ne kadar duyarlı ve tutarlı olduğuna ilişkin beklentilerini yansıtıyordu.
Bağlanma kuramı, sonraki yıllarda yetişkin ilişkilerine de uygulandı. Bazı araştırmacılar, çocuklukta oluşan bağlanma örüntülerinin, yetişkinlikteki yakın ilişkilerde de benzer biçimlerde ortaya çıkabileceğini öne sürdü. Ancak bu ilişkinin kesin ve değiştirilemez olmadığı vurgulanmalıdır. Sonraki yaşam deneyimleri, destekleyici ilişkiler ve kişinin kendi farkındalığı, erken dönemde oluşan örüntülerin değişmesini sağlayabilir.
Kuram, kültürel açıdan da tartışılmıştır. Farklı kültürlerde çocuk bakımına ilişkin uygulamalar büyük farklılıklar gösterir. Bazı toplumlarda bebeklere tek bir kişi değil, geniş bir aile ve topluluk bakar. Bu durum, bağlanmanın yalnızca anne ile bebek arasındaki ilişkiyle sınırlı olmadığını, birden fazla bakım veren kişiyle de güçlü bağlar kurulabileceğini gösterir.
Bağlanma kuramının en önemli mirası, sevginin ve duyarlı bakımın, çocuk gelişiminde beslenme kadar temel bir ihtiyaç olduğunu bilimsel olarak ortaya koymasıdır. Bu düşünce, hastanelerde ebeveynlerin çocuklarının yanında kalabilmesinden bakım kurumlarındaki uygulamaların değişmesine kadar pek çok alanda somut sonuçlar doğurmuştur.