← Yer Bilimleri ve İklim

Görülmeyen Derinlikler: Dünya'nın İç Yapısı

İnsanlık, uzayın milyarlarca ışık yılı ötesindeki galaksileri gözlemleyebilir; ancak kendi gezegeninin derinliklerine yalnızca çok sınırlı bir ölçüde ulaşabilmiştir. Bugüne kadar açılan en derin sondaj kuyusu, Rusya'nın kuzeybatısında yaklaşık on iki kilometre derinliğe ulaşmıştır. Bu derinlik, Dünya'nın merkezine olan uzaklığın yalnızca küçük bir kesridir. Yerin merkezine kadar olan uzaklık ise yaklaşık altı bin dört yüz kilometredir. Buna karşın bilim insanları, Dünya'nın iç yapısı hakkında şaşırtıcı derecede ayrıntılı bilgilere sahiptir. Bu bilgilerin büyük bölümü, depremlerden elde edilmiştir.

Bir deprem meydana geldiğinde, açığa çıkan enerji sismik dalgalar biçiminde gezegenin içinden her yöne yayılır. Bu dalgalar, Dünya'nın derinliklerinden geçerek gezegenin öbür ucuna kadar ulaşabilir. Dünyanın dört bir yanına yerleştirilmiş sismograf adı verilen hassas cihazlar, bu dalgaların ne zaman ve hangi biçimde ulaştığını kaydeder. Sismik dalgalar, geçtikleri malzemenin özelliklerine göre hız ve yön değiştirir. Bilim insanları, bu değişiklikleri inceleyerek dalgaların içinden geçtiği katmanların yapısını belirleyebilir. Bu yöntem, bir doktorun ultrason ile bedenin içini görüntülemesine benzetilebilir.

Sismik dalgaların başlıca iki türü, Dünya'nın iç yapısının anlaşılmasında özellikle önemlidir. Birincil dalgalar, en hızlı ilerleyen dalgalardır ve sismograflara ilk ulaşan dalgalar oldukları için bu adı alır. Bu dalgalar, geçtikleri malzemeyi sıkıştırıp genişleterek ilerler ve katı, sıvı ve gaz ortamlardan geçebilir. İkincil dalgalar ise daha yavaştır ve malzemeyi yana doğru sallayarak ilerler. Bu dalgaların en önemli özelliği, sıvılardan geçememeleridir. Sıvılar, yana doğru sallanmaya direnç göstermediği için bu tür dalgaları iletemez.

Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları, büyük depremlerin ardından ilginç bir durum fark etti. Bir depremden kaynaklanan ikincil dalgalar, depremin merkezinden belirli bir uzaklığın ötesindeki sismograflara hiç ulaşmıyordu. Dünya'nın öbür tarafında, geniş bir bölgede adeta bir gölge oluşuyordu. Bu gözlem, Dünya'nın merkezinde ikincil dalgaların geçemediği sıvı bir katman bulunduğunu gösteriyordu. Böylece Dünya'nın sıvı bir dış çekirdeğe sahip olduğu anlaşıldı.

Bu alandaki önemli keşiflerden biri, 1936 yılında Danimarkalı sismolog Inge Lehmann tarafından yapıldı. Lehmann, sismik kayıtları titizlikle inceleyerek, birincil dalgaların gölge bölgesinin içinde de zayıf sinyallerin bulunduğunu fark etti. Bu sinyaller, dalgaların sıvı dış çekirdeğin içinde bulunan başka bir sınırdan yansıyarak geldiğini düşündürüyordu. Lehmann, Dünya'nın merkezinde sıvı dış çekirdeğin içinde katı bir iç çekirdek bulunduğu sonucuna vardı. Bu keşif, döneminde kadın bilim insanlarının karşılaştığı zorluklara karşın elde edilmiş önemli bir başarı olarak anılır.

Bugün Dünya'nın iç yapısının dört ana katmandan oluştuğu bilinmektedir. En dışta, kalınlığı okyanusların altında yaklaşık beş ila on kilometre, kıtaların altında ise otuz ila yetmiş kilometre arasında değişen yer kabuğu bulunur. Yer kabuğu, Dünya'nın hacminin çok küçük bir kısmını oluşturur; bir elmanın kabuğundan bile daha ince olduğu söylenebilir. Kabuğun altında, yaklaşık iki bin dokuz yüz kilometre derinliğe kadar uzanan manto yer alır. Manto, Dünya'nın hacminin büyük bölümünü oluşturur ve sıcak, yoğun kayalardan meydana gelir.

Mantonun katı olmasına karşın, son derece uzun zaman dilimlerinde çok yavaş biçimde akabildiği bilinmektedir. Bu durum, ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ancak bazı katı malzemeler, çok uzun süreler boyunca baskı altında kaldıklarında akışkan gibi davranabilir. Buzulların yamaçlardan aşağı doğru yavaş yavaş akması da buna bir örnektir. Mantodaki bu yavaş akıntılar, yer kabuğunu oluşturan levhaların hareket etmesine yol açan önemli etkenlerden biridir.

Mantonun altında, büyük ölçüde demir ve nikelden oluşan çekirdek bulunur. Dış çekirdek sıvı hâldedir ve bu sıvı metallerin hareketi, Dünya'nın manyetik alanını oluşturur. İç çekirdek ise sıcaklığı Güneş'in yüzey sıcaklığına yakın olmasına karşın katı hâldedir. Bunun nedeni, iç çekirdekteki basıncın son derece yüksek olmasıdır. Bu muazzam basınç, metallerin erimesini engeller. İç çekirdek, Dünya'nın iç ısısının yavaş yavaş kaybedilmesiyle zamanla büyümeye devam etmektedir.

Dünya'nın iç ısısının kaynağı, iki temel etkene dayanır. Birincisi, gezegenin oluşumu sırasında çarpışmalar ve sıkışmayla açığa çıkan ve hâlâ tam olarak kaybedilmemiş olan ilk ısıdır. İkincisi ise kayaçların içindeki radyoaktif elementlerin bozunmasıyla sürekli olarak üretilen ısıdır. Bu ısı, yanardağlardan levha hareketlerine kadar gezegenimizi canlı ve hareketli kılan pek çok olayın enerji kaynağıdır.

Bilim insanları, sismik verileri giderek daha gelişmiş yöntemlerle inceleyerek Dünya'nın iç yapısı hakkında yeni ayrıntılar keşfetmeye devam etmektedir. Son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, iç çekirdeğin dönüş hızının mantoya göre zamanla değişebildiğini öne sürmüştür. Gözümüzle hiçbir zaman göremeyeceğimiz bu derinlikler, depremlerin bıraktığı izler sayesinde yavaş yavaş aydınlanmaktadır.

Okuduğunu sına

ÖSYM tarzı
Soru 1Bu metne göre Dünya'nın sıvı bir dış çekirdeğe sahip olduğunun anlaşılmasını sağlayan gözlem aşağıdakilerden hangisidir?
Soru 2Bu metinde iç çekirdeğin son derece yüksek sıcaklığına karşın katı hâlde bulunması aşağıdakilerden hangisiyle açıklanmıştır?